9 Nisan 2008 Çarşamba

İç Dünyamızda Mesajlar / Selim Gündüzalp

Seneler önce, bir psikoloji dersi sonrası samimi bir hava içinde, hocamıza şu soruyu sormuştuk: "–Bazı yerlere kesinlikle ilk defa gittiğimizi bildiğimiz halde, sanki orasını daha önce görmüş veya yine ilk defa yaşadığımız bir hadiseyi sanki daha öncede yaşamış gibi olmaktayız... Hem önceden düşündüğümüz şahıslar bir zaman sonra aynıyle karşımıza çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Siz bu konuda, bize neler söyleyebilirsiniz.


Hocamızın cevabı bizi hayrete düşürmüştü: "Çocuklar psikoloji ilmi, bu konuyla daha yeni ilgilenmeye başlamıştır. Fakat ben sizi, böyle konularla uğraşmayacak kadar medenî görüyorum!" Buraya bir nokta koyup, o zaman alamadığımız cevabı şimdi beraber arayalım. • • •


Önsezi nedir?

Bütün hayatî fonksiyonları sadece beyinle izah etmeye çalışan maddeci felsefenin talebesinin bu örtbas gayretini, yıllar sonra şu satırlarda bulduk. Dinleyelim; "Eğer insan bir fotoğraftan ibaret değilse ve hareket eden bir mankenden farklı ise, onun beyninin ardındaki kişiliği aramak zorundayız... Batılıların subanaliz dedikleri kendi kendi ile konuşma nasıl başarılabilmektedir? Bizden içeride olan asıl ‘ben’ kimdir? Hani darda kaldığımızda problemlerimizi danıştığımız iç spiker kimdir? İçimizdeki hangi gizli kuvvet bizi sevmeye ya da nefret etmeye zorlamaktadır. Asıl önemlisi, devamlı alışverişte bulunduğumuz bu iç dünyadaki ‘ben’, ölüm konusunda daima ölümsüzlüğü telkin etmektedir. Dış kalıbımızın ardında bir başka kişiliğimiz var. Derinlerde esrarengiz bir gerçek dünya var. Böyle bir dünyanın varlığını ispatlarsak, ölümden ötede bir hayatın varlığına ait başka bir isbat şekli daha ortaya çıkmış olacaktır. Bir hadisenin madde ötesi olması için zaman ve mekân mefhumlarının ötesinde cereyan etmesi gerekir.”1 İnsanın madde ötesi kişiliğinin en açık ispatı ise ‘önsezi’ veya ‘hiss-i kablel vuku’ dediğimiz, olacak hadiseleri daha önceden sezebilmek özelliğidir.

Mesele şimdi daha iyi anlaşılmıştır herhalde. Evet, yakın zamana kadar insanın madde yapısının ardında gizlenen sırlar, ilim dünyasına kapalı sayılmaktaydı. Ancak telepati, biomanyetik alan, telekinezi, önsezi gibi meseleler büyük bir merakla ilim dünyasında incelenmeye başlanınca, insanın iç dünyasına pencereler aralanmış, buradan onun yüceliği görülmeye başlanmıştır.

Hemen hemen bir çoğumuz olayları önceden garip bir şekilde farkettiğimizi sezmişizdir. Tarif edemediğimiz bu duygu fırtınası iç dünyamızdan gelen bir mesaj gibidir. Önsezinin temel özelliği, bir olay başlamadan evvel bize işaret veren duygu oluşudur. Âniden sıkılma ya da sevinç şeklinde akseder. Önseziye benzeyen birtakım olayları önsezi ile karıştırmamak gerekir. Meselâ sevdiğimiz bir insan bizi andığı ya da bulunduğumuz şehre geldiği zaman daha onu görmeden hatırlamamız, önsezi değil bir telepati olayıdır. Buna benzeyen bir olay da, hayvanların bazı olayları önceden haber vermeleridir. Depremlerden, fırtınalardan önce hayvanlarda görülen huzursuzluk, onların bağırmaları önsezi gibi gösterilmek istenir. Aslında hayvanların bu reaksiyonları, önceden başlayan elektromanyetik bir yayılmayı uzaktan farketme kabiliyetidir. Fırtına veya deprem ortaya çıkmadan kısa bir zaman önce, büyük maddî değişiklikler olur. Bu değişmeler sırasında elektromanyetik dalgalar yayılır. Hayvanların hissettikleri ancak bu fizikî hadiselerden ibarettir. Nitekim Japonya'daki araştırmalar, hayvanların çökme depremlerini daha önceden hissedemediklerini ispatlamıştır. Çünkü burada olay âni olur ve elektromanyetik dalgaların yayılışı hayvanlara yansımaz.2



İç güdü mü, sevk-i İlâhi mi?

Meselenin ruhî olduğu kadar ilâhî cephesine de geniş yer verenlerede rastlamaktayız. Meselâ Bediüzzaman Hazretleri ‘Mektubat’ adlı eserinin 28.Mektubunda meâl olarak, "Hiss-i kablel vuku (önsezi) az veya çok herkesde vardır. Hatta hayvanlarda dahi vardır" diyor. Bediüzzaman, önseziden başka halen mevcut olup da bildiğimiz maddî ve mânevî duygulara ilaveten insanda ve hayvanda onu şevk ile sevkeden, harekete geçiren bir başka hissi de ilmen bulduğunu belirtiyor. Ancak felsefeciler bu hisse, hata ederek ahmakçasına ‘sevk-i tabii’ yani ‘içgüdü’ diyorlar, aslında bunun yaradılışa konan ilâhî bir program olması gerektiği kaydedilerek muhtelif misâller veriliyor. Meselâ: Kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderi ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur." deniliyor.

"Hem ruy-i zeminin sıhhıye me'murları hükmünde ve bedevî hayvanatın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi akillü'l-lahm (et ile beslenen) kuşlara, bir günlük mesafeden bir hayvan cenazesinin vücudu, o sevk-i kaderi ile ve o hiss-i kablel vuku ilhamiyle ve o saika-i İlâhi ile bildirilir ve bulurlar.

Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderi ile ve o saika ilhamiyle döner, yuvasına girer. Hatta herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki; birisinden bahsediyorken, âni kapı açılarak, tahminin fevkinde aynı adam gelir.” Bediüzzaman son olarak meseleyi "kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur, çünkü kurt geliyor." şeklinde bir ata sözüyle bağlıyor.

Evet, önsezi umumiyetle sıkılma ve sevinç şeklinde kendini gösterir demiştik. Meselâ bir yolculuğa çıkmaya karşı reaksiyon ve sonunda meydana gelen bir kaza gibi. Batı kaynaklı yayınlarında önseziye ait misâller umumiyetle uçak kazaları sebebiyle verilmektedir. Bineceği uçağın, otobüsün veya trenin vs kaza geçireceğini sezen ve binmeyen kimselerin kurtuldukları oldukça sık rastlanan hadiselerdir.


Tesadüf yok

Demek ki: Her insan hiss-i kablel vuku ile ve taşıdığı çok özel çok ilâhî bir duygu vasıtasıyla, herhangi bir hadisenin veya düşündüğü bir insanın gelmesini apaçık olmasa da, kısmen hissedebilmektedir. Yalnız ruh, hissettiğini bildirmemek şartıyla tabii... Zaten aklın şuuru böyle âni ve ince meseleleri birden kavrayamadığı ve kuşatamadığı için, insan hissettiği böyle bir ihtimali konuda kasden konuşamaz, konuşsa da elinde olmayarak ihtiyarsız bahseder. Feraset sahipleri ise, keramet gibi olacak şeyin yaklaştığını veya geldiğini beyan ederler. Maneviyat büyüklerinde ise, bu hiss-i kablel vuku çok fazla inkişaf eder ve eser ve tesirlerini keramet şeklinde gösterir.

Kısacası; İnsandaki her duygu bir başka âlemi bildirdiği gibi, ‘hiss-i kablel vuku'da’ ruh penceresinden madde ötesine açılmakta, yani buradan sonsuz bir âlemî seyretmekte ve gördüklerini kısmen açık, kısmen şifreli olarak haber vermektedir.

Yazımızı yine bu konunun geçtiği Mektubat’tan aldığımız bir cümleyle son veriyoruz: "En cüz'i hadisat dahi vukua gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hadisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir." 3

1-Dr. Halûk nurbaki, Ölüm ve Ötesi
2- Sinan Onbulak, Ruhî Olaylar
3- Bediüzzaman, Mektûbat


Zafer dergisi

Bir Kitaptır Kainat / Ümit Şimşek

Bir kitaptır kâinat; açılır ve sayfa sayfa, satır satır okunur. "Kitap" sözüyle, aslında bir benzetme kurmuş olmuyoruz; çünkü kâinat ve içindekiler, gerçekten de "okunmak" üzere düzenlenmiş birer kitaptan başka birşey değil. Hangi şeye ve hangi olaya göz atsak, daha ilk bakışta bunu rahatça görebiliyoruz: tıpkı bir kitabın okunmak üzere yazılıp basıldığını daha ilk bakışta herkesin gördüğü gibi—aynı kesinlikle, aynı kolaylıkla. Ne var ki, Batıdan edindiğimiz başka türlü alışkanlıklarımız, bu gerçeği sadece ilk bakışta değil, sonraki bakışlarımızda da görmemizi zorlaştırıyor. Ve biz, sonunda, kitabın okunmak için yazıldığını ispat etmek gibi bir külfetle karşılaşabiliyoruz.

Bugün bilim olarak bellediğimiz her ne varsa, hepsi de varlığını kâinattaki muhteşem düzene ve sanata borçludur. Kâinat kitabını satır satır tercüme etme girişimleri, bugünkü yüzlerce bilim dalını doğurmuştur. Ne var ki, Batı kaynaklı bilimler, bize kitabı okuyanları tanıtırken, yazan hakkındaki bilgileri sistematik bir biçimde gözlerden uzaklaştırır. Üstelik bununla da yetinmez, Kâinat Yaratıcısının yerine ikame etmek için kendi yaptığı putların varlığını peşin bir hüküm olarak kabul eder ve kâinatta ap açık delilleri görünen isim ve sıfatları bu putlara yamayıverir. Herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren bir ilim sıfatının ayırd edici özelliği, tabiatta aranır. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde göz kamaştırıcı bir şekilde eserini gösteren irade sıfatının tercih edici özelliği, tabii seleksiyon adı verilen, ne olduğu bilinmeyen ve aslında varlığı dahi kendilerinden menkûl olan bir garip varlığa atfedilmiştir. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren kudret sıfatının tesiri, maddenin kendisinde, tesadüf ve mutasyon gibi kavramlarda aranmaktadır. Yine bu sıfatlar kadar varlıkları aşikâr olan rahmet, şefkat, muhabbet, adalet gibi sıfatlar ise, gerçek sahibinden başka bir aday bulunamadığı için yokluğa mahkûm edilmiştir. Hikmet ve sanat, aşikâr şekilde görülür ve kopyalanır; yahut taklit edilmeye çalışılır. Fakat bu kavramlardan ancak taklitlerinde söz edilir; asıllarında ise sistemli bir şekilde görmezlikten gelinir. Kâinatta Yaratıcının eserini görmemekte yahut göstermemekte direnenleri, kâinattaki hikmet ve sanatın harikulâdeliğinden söz ederken pek göremezsiniz. Çok sıkıştıkları yerde "Tabiat en iyisini bilir" deyip geçerler. İlmi herşeyi kuşatan bir Yaratıcı kabul etmekte zorlananlar, herşeyi bilen bir tabiatı bize yutturmaya çalışırken hiç de zorlanmışa benzemiyorlar!

Yıllarca süren bir eğitim tarzı ve son derece yaygın bir kampanya ile desteklendiği zaman, mantıksızlıkların en kepazesi dahi bir hayat tarzı olarak benimsenebilmektedir. Kâinat ve içindekilerin bir var edicisi olduğunu her seferinde yeniden ispat etme gibi bir yükümlülüğün inananlar üzerine yıkılmaya çalışılması bu yüzdendir. Bunlar, kira ödemeye niyetleri olmadığı için, girdikleri yerin malikiyetine, gerçekte var olmayan—ve dolayısıyla borçlu kalmayacakları—ortaklar icad eden ve her aybaşı ev sahibinin ev sahipliğini yeni baştan belgelendirmesini isteyen yüzsüz kiracılardan başka birşey değildir.

...


Etrafımızdaki varlıkları birer sanat eseri olarak görmek için şu veya bu açıdan bakmaya, dünyamızda olup bitenleri şu veya bu şekilde yorumlamaya hiç gerek yoktu. Sadece bakışımızı sınırlandıran ön yargılardan kurtulmak ve şartlanmamış taze bir zihinle çevremize bakmak yetiyordu: Karahisarî’nin bir hattını sanat eseri olarak görmek için farklı bir bakış açısına ihtiyaç bulunmadığı gibi.

Sanat orta yerdeyse, sanatkârın varlığı hakkında tartışma açmak için de bir sebep yoktur. Bu konuda eğer bir delil getirilecekse, bu, sanatkârın yokluğunu iddia edene düşer. Bu bahsi kapatmadan önce, kimin neyi belgelendirmesi gerektiği üzerinde de birkaç madde ile kısaca durmakta yarar görüyoruz—tâ ki, zaman zaman karşımıza çıkması kaçınılmaz olan ispat çağrıları karşısında, hasmımızın burnuna bu listeyi dayayalım:

1. Kâinatın veya içindeki herhangi birşeyin bir yaratıcı olmadan var olduğunu iddia eden, bu iddiayı ispat ile yükümlüdür. Çünkü tabiat kanunlarının işleyişi ve normal bir muhakeme, sanat eseriyle beraber mutlaka bir sanatkârın varlığı sonucuna bizi zarurî olarak götürmektedir. "Bu genellikle doğru olabilir, ama kâinat ve içindekiler, özellikle canlılar sözkonusu olduğunda durum farklıdır" şeklinde bir iddia ile ortaya çıkan, hemen arkasından "Niçin?" ve "Nereden biliyorsun?" gibi soruları da maddî delillerle desteklenmiş bir biçimde cevaplandırmak zorunda kalır. Bu ispat yükümlülüğü, sakat bir iddiayı sürekli olarak tekrarlamak ve karşı tarafı ispata çağırmakla ortadan kalkmaz.

2. Böyle bir iddia, her sanat eseri, yani kâinattaki her varlık için ayrı ayrı ispatlanmak zorundadır. Çünkü tesadüfen birşeyin ortaya çıkması, tesadüfen herşeyin ortaya çıkmasına delil olmaz. Tesadüf bir mekanizma veya bir kanun değildir. İlk atışınızda yazı gelmesi, daha sonraki atışlarınız hakkında hiçbir fikir vermeyecektir; kaçıncı sefer atarsanız atın, her atışta her iki ihtimâlin şansı da yine baştaki gibi kalır. Çünkü bu atışlar arasında bir bağlantı yoktur. Tesadüf ve failsizlik iddiası da varlıklar arasındaki bağlantısızlığı kendisine dayanak yapar; birşeyin yokluğu, kendi varlığına delil teşkil edemeyeceği için, varlıklar arasında birbirinin tesadüfüne destek verebilecek bir tesadüf iddiasından söz etmek de mümkün değildir.

3. Bir Yaratıcı yerine tesadüf, mutasyon, tabiat, sebep, içgüdü gibi faillerden söz etmeyi tercih edenler, bu kavramlar ile bunlara yakıştırılan fiiller arasındaki bağı ispat etmek ve bu failin bu fiili yaratabilecek özelliklere sahip olup olmadıklarını açıklamak yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Veya, bu kavramlara isnad ettikleri fiilleri ve bu fiillerin gerektirdiği özellikleri alt alta sıraladıktan sonra, bir kenara geçip en azından şu soruya cevap vermelidirler: "Sakın bu özellikler, varlığını kabul etmek yahut adını vermek istemedikleri bir Yaratıcının özellikleri olmasın?"

İspat yükümlülüğünü böylece karşı tarafa atmak, bu işin zorluğundan doğan birşey değildir. Zorluk, hatta imkânsızlık, failsizlik iddiasında bulunanları bekleyen bir âkıbettir. Onların haksız da olsa ispat çağrılarına cevap vermekte ise hiçbir güçlük bulunmamakla birlikte, her defasında ve sürekli olarak başa dönüp durmanın, bizi kâinat kitabını doyasıya okumaktan ve onun mânâ ve haz derinliklerine dalmaktan alıkoyacağı da açıktır.

Bizim yapacağımız araştırma ve gözlemler ise, sanatkârın var olup olmadığını anlamaya değil, o sanatkârı daha doğru, daha yakından ve etraflıca tanımaya ve onunla bir sohbet içine girmeye yönelik olacaktır. Yoksa, her seferinde dünyanın yuvarlak olduğunu yeni baştan ispat etmeye, yahut Selimiye’nin hikâyesini anlatmak için dünyanın başlangıcına dönmeye hiç mi hiç gerek yoktur!

Sorular Cevaplarını Bulduğunda

Hepimiz, seçme yeteneğine malik birer insan olarak, inanmak ile inanmamak arasında bir tercih yapabilecek durumdayız. Fakat bu, sağa veya sola dönmek gibi, birbirine çok yakın görünen iki şık arasındaki bir tercihten ibaret değildir. Her iki fiil arasındaki farklar, özellikle bir Yaratıcıya inanmak sözkonusu olduğu zaman, bir olumsuzluk ekinden çok daha öteye uzanmaktadır.

İnanmamak, bu tercihler arasında en kolay ve basit yolu teşkil eder. "İnanmıyorum" şeklindeki bir iddia, bu tercihi belirtmek ve bazan da ispat etmek için yetebilir. Bu sözle, bir konuyu ilgi alanınızın dışına çıkarmış ve kendinizi, o konuda bilgi toplamak, delilleri öğrenmek, ikna olmak, eleştirileri cevaplandırmak gibi yükümlülüklerden bütünüyle kurtarmış olursunuz.
Başka bir deyişle, inanmayan kişi, inanmadığı şeyi, bu iddiasıyla, cehalet branşı içine almış olur. Cehalet ise, bütün insanların bir bakıma ortak özelliğidir. Will Rogers, "Hepimiz cahiliz," der. "Sadece branşlarımız farklı." Nihayet, bir tıp otoritesinin nükleer fizikte, bir astronomun bahçe bakımında cahil kalmış olmasını kimse ne yadırgar, ne ayıplar. İnanç konusu da bir kişinin cehalet branşını teşkil ettiği zaman bunu yadırgamamak gerekir. Meselâ, Nobel Ödülü sahibi bir bilim adamının inanmayışı ile sıradan bir insanın inanç karşısındaki kayıtsızlığı arasında mahiyet itibarıyla bir fark olmamalıdır; çünkü her ikisinin de "inanılmayan şey" konusundaki bilgi seviyesi, aşağı yukarı sıfır civarında eşitlenir; yani, sıfatları ve başka konulardaki bilgi ve becerileri ne olursa olsun, burada beraberce bir cehalet branşını paylaşırlar.

Ne var ki, bu konudaki değerlendirmelerimizde her zaman aynı standardı tutturduğumuzu söyleyemeyiz. Çoğu zaman, bir kısım isimlerin şöhreti veya farklı bilim dallarındaki ünvanları bizi aldatır. Ve biz, ünlü bir biyologun veya popüler bilim yazarının inkârında boş yere otorite izi ararız.

Oysa inkâr, reddetmektir, kabul etmemektir. İnkâr etmek için gözünü kapamak, kulağını tıkamak, başını çevirmek ve "İnanmıyorum" demekten başka pek az şeye ihtiyaç vardır. İnanmak ise, bunun çok ötesinde şeyler ister.

"Kime inanıyorum? Niçin inanıyorum? Nasıl inanıyorum?" gibi sorularla başlar inanan adamın macerası.

Sorular cevaplarını bulduğunda, inanan adam yeni soruların peşine çoktan düşmüştür bile.

Onun "İnandım" dediği an, bir yolculuğun sonu değil, ancak başlangıcıdır.

Sonrası, inandığını tanımakla geçer.

İşte onun için bu dünya üzerinde bir güzelliğin peşine düşürülmüştür insan.

Niçin Herşey Bu Kadar Güzel / Ümit şimşek

Eğer yumurtadan henüz çıkmış bir civcive dikkat edecek olursanız, ilk olarak sizi etkileyecek şey ne onun işitmesi, ne görmesi, ne tüyleri, ne sesidir. Adını ister koyun, ister koymayın, o varlığın bütününde ortaya çıkan bir sevimlilik, bir tatlılık, bir sıcaklık vardır ki, görenleri büyüleyiverir. Onu avucunuza almak, tutmak, okşamak, sıkmak, öpmek istersiniz. Hattâ bütün bunları yapsanız, yine tatmin olmazsınız. Bir küçük civciv, kalbinizden ve ruhunuzun derinliklerinden pek çok şeyi peşi sıra sürükler, yine de daha fazlasını ister. Nedir o sizi bütün varlığınızla büyüleyen, kalbinizi ardından sürükleyen şey? Nasıl birşeydir o sıcaklık? Az öncesine kadar hiç görmediğiniz, bilmediğiniz bir küçücük can parçasıyla görür görmez sizi tanıştırıp kaynaştıran nedir?
Başlangıcıyla omletlik bir yumurta sarısı, sonu itibarıyla bir dünya dolusu muhabbet—eğer o şeyin maddesini soruyorsanız.

Eğer o mektubun anlamını soruyorsanız, bir çağrı.

O dile gelen bir güzelliktir, kaynağını anlatır. O cisme bürünmüş bir sevgidir, kaynağına çağırır. O tepeden tırnağa bir şefkattir, bir dünyayı anlatır.

Eğer herşeyi bütün incelikleriyle bilen, herşeyi bildiğini size bildirecekse, bunun sayısız yolları vardır. Niçin civciv gibi mâsum ve muhteşem bir güzelliği seçsin?

Eğer civciv tek başına kanaat vermiyorsa, çevirin gözünüzü kâinatın herhangi bir köşesine. Ovaları, dağları, denizleri, ormanları dolaşın. İster tek tek, isterse toplu olarak bakın gördüklerinize. Hangi şeye dikkat etseniz, o güzelliğin ayrı bir pınar halinde akıp geldiğini göreceksiniz. Dünya gibi milyonlarca gezegeni yutacak büyüklükteki dev alev topları bile semada dizilirken o dehşeti bir yana atmış, en tatlı ve renkli tebessümlerini takınmışlardır. Bütün kâinat, bir sınırsız güzelliğin ve bir sonsuz muhabbetin tebessümüyle belirir karşınızda. Ama tek bir tebessüme razı olmaz o sonsuzluk. Onun için yerde ve gökte bu kadar çok şekilde karşımıza çıkar. Bazan bir gül olur, bazan bir gün batımı, bazan bir yıldız, bazan bir bahar, bazan deniz, bazan bir dünya, bazan da bir civciv.

İşte, bir yumurta sarısını bir âleme çeviren sır burada saklıdır. O sır, bir kâinat dolusu maddeyi de yıldızlarıyla ve çiçekleriyle, dağları ve denizleriyle sürekli olarak gülen ve görünmez âlemlerden nimetler taşıyıp sayısız nefislere sunan bir dünyaya çeviren sırrın tâ kendisidir.

İşte, civcivin tüyleri üzerinde fırça darbelerini gördüğünüz tasvir edici ismi tecellîye sevk eden, o güzelliktir.

Civcivin ses tellerinden bir muhabbet bestesini bize sunan fiillerin ve isimlerin arkasında da yine o güzellik vardır.

Civcivin herbir zerresini bir uçuş için plânlanıp yaratılışında, yine bir sınırsız ilmin sonsuz güzelliği belirir.

Hayat zaten bir güzelliktir ki, toprağın derinliklerine varıncaya kadar bu gezegende sızmadık bir yer bırakmamıştır.

Hangi fiilin, hangi ismin ışığı altında kâinata bakacak olsanız,onu bir güzellik ve bir muhabbet rengi altında seyretmiş olursunuz. Bütün varlık âlemine yayılmış ve onun her tarafını istilâ etmiş olan o güzellik ve o muhabbet, bazan süzülür, süzülür, avuç içi kadar bir yaratıkta hemen hemen bütün özelliklerinden parıltılar taşıyacak bir şekilde beliriverir.

O an, bir civcivin gagasıyla yumurtayı deldiği andır.

O yumurtadan çıkanın bizi büyüleyişi ondandır.

Onu sevmekle, okşamakla, öpmekle doymayışımız bundandır.

İnsan kalbini bir küçücük yaratığın peşinden sürükleyen sır da bundan başkası değildir.

Mektuplar açılıyor

Bir civciv bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, canlandırılmış, seslendirilmiş, gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.

Ve bir çağrıyla biter mektup.

Gül dalında açan bir tomurcuk, bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, renklendirilmiş, bir parfüm sürülmüş ve gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.

O da bir çağrıyla biter.

Düşen bir yaprak bir mektuptur. Esen rüzgâr bir mektuptur. Koşuşan bulutlar birer mektuptur. Bir ot, bir kuzu, bir akarsu, bir yıldız, bir mercan kayalığı, bir dağ yamacı, bir karınca, bir kartal, bir galaksi, bir hava zerresi—varlık âleminde ne varsa, hepsi bir mektuptur. Hepsi bir münezzeh güzellikten haberler taşır kendi diliyle, herbiri bir muhabbet deryasından pınarlar akıtır kendi halince.

Ve hepsi bir çağrıyla biter.

İnsan hangi bir güzelliğin peşine takılsa Onu bulur—eğer sağa sola sapmazsa.

Balarısını tâ uzaklardan çağıran ve renkleriyle desenleriyle, onu nektarın kaynağına kadar çeken çiçekler gibi, kâinattaki san’at eserleri de insanı kendisine çağırır, ona sayfalarını açar, okuta okuta onu bir muhteşem güzelliğin kaynağına çeker.

Bu çağrılar her zaman, her yerde, her tarafımızdan tekrarlanır, durur. Fakat biz yanlış çiçekleri koklama alışkanlığımız yüzünden, çoğu defa yolumuz üzerindeki binlerce çiçeğin tebessümünü görmeden gelir geçer, nereye davet edildiğimizin farkına bile varmayız.

Oysa çağırıldığımız yer, hemen yanıbaşımızdaki cennetten başkası değildir. Ve insan olmanın farkını dolu dolu yaşayabileceğimiz yer de hemen burasıdır. İnsan olmak ise, bir beşer olarak sahip olduğumuz maddî vücudun ve onun yeteneklerinin ötesinde, Yer ve Gökler Rabbinin bu âlemdeki çok özel bir konuğu olmak ve Onun çok özel iltifatlarına erişmek gibi bir anlamı ifade etmektedir. Çünkü kitabımızın ilk bölümlerinde ele aldığımız ve kâinat ile insan üzerindeki tecellîlerini karşılaştırmalı olarak incelediğimiz “terbiye” hakikati, insanın böylesine özel bir görev için hazırlandığını ve donatıldığını göstermektedir. Bu özel görev ise, kendi Yaratıcısının sıfatlarını ve şuunatını tanımaktan daha aşağıda bir iş değildir. Bundan daha aşağıdaki hangi meşgale insan hayatı önünde bir hedef olarak konsa, onun değerini hiçe indirmiş sayılabilir.

“Civcivin sevimliliğinin arkasında bir rahmet, bir muhabbet, bir güzellik var” diyebilmek için, yahut böyle birşey söylendiğinde anlayabilmek için, insanın sahip olduklarına sahip olmak gerekir. Gül bir güzelliği sergiler, ama neyi sergilediğini bilmez. Bülbül neye âşık olduğunu bizim kadar bilmez. Civcivin dile getirdiğini, yıldızların tasvir ettiğini, sabahın ve gecenin, baharın ve kışın gösterdiklerini anlayacak olan o varlıkların kendileri değil, insandır. Şurası rahatlıkla söylenebilir: Eğer dünya üzerinde insan olmasaydı, yerde ve gökte beliren bu muhteşem maddî ve manevî güzellikler bir seyirci ve yorumcudan mahrum kalırdı.

İşte biz, öylesine bir yer işgal ediyoruz kâinatta.

Kâinatta ne tür bir güzellik varsa hepsinden bizim bir nasibimiz var. Onları en ince noktalarına kadar görebiliyoruz, tadabiliyoruz, işitebiliyoruz, hissedebiliyoruz, yaşayabiliyoruz.

Sadece kendi yaşadıklarımızla da yetinmiyoruz. Önlerine kerem sofraları dizilmiş kafile kafile canlılar gelip geçtikçe dünyadan, biz de onların hazzını görebiliyor, hattâ hepsini bir arada hayal edebiliyor ve kendi hazlarımıza ekleyebiliyoruz.

Hepsinden önemlisi, şu kâinatta maddî bir güzellik olarak her ne varsa, hepsini tek tek zevk ettiğimiz gibi, hepsinin dayandığı hakikatleri ve manevî güzellikleri de biliyor ve zevk edebiliyoruz. Yani, cesedi tanıdığımız gibi ruhu da tanıyoruz. Bir civcive o sevimliliği veren, anneyi şefkatle âbideleştiren, goncayı kat kat güzellikler içine saran hakikatlere âşinâyız. Güneşin doğuşunu seyretmekle kalmıyor, onu şiirle de anlatabiliyoruz. Yer ve gök ile içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih ediyor; ama bir tekbiri bir muhteşem musikiyle göklere nakşeden bir Itrî yalnız bizim aramızdan çıkıyor.

İşte bu âşinâlıklar, bizi doğrudan doğruya Ondan gelen hitaplarla baş başa bırakıyor.

(Kaf-Nun kitapları-3 den alınmıştır.)

Evde yenen akşam yemeğinin fiyatı veya ısmarlama mutluluk

Bazı lüks restaurantlar vardır...

Bazı lüks oteller...

Orada parayı yediğiniz yemeğe değil, güya aldığınız hizmete ödersiniz. Orada masa örtüleri pahalıdır. Orada garsonların aylıkları yüksektir. Oradaki porselenler, çatal kaşık takımları ithâldir.

Sıradan vatandaş mönüden bir şey anlamaz. Çoğu zaman yabancı dil bilmek bile kâfi değildir.

Ve yemekler lezzetli değildir. Oraya gidenler bunu umursamaz.

Umursayamaz.

Farkedemezler çünkü.

Mide ile işkembe arasında fark vardır çünkü.

Oralar midenin değil, komplekslerin tatmin yerleridir.

Bazı lüks restaurantlar dedim.

Hepsi değil tabii.

ooo

Bazı lüks insanlar vardır.

Etiket kokarlar.

Gözlükleri pahalıdır. Çakmakları ve saatleri de... Uzaktan baktığınız da -eğer hareket etmiyorlarsa- saygıdeğer insan görüntüsü verirler. Ama en ufak hareketlerinde veya konuşmalarında bir mızrağın boşu boşuna çuvala sokulmak istendiğini farkedersiniz.

Bir şeyler akar, bir şeyler dökülür. Tablo bozulur. Manzara sırıtır.

Yerli yerinde olmayan bir şeyler vardır.

O pahalı gözlüklerin, saatlerin, gömleklerin ve kıyafetlerin mağaza vitrinlerindeki cansız mankenlerde bile daha sıcak, daha anlamlı durduğunu düşünürsünüz. Şıklığı aksesuarlar sağlıyorsa, içindekinin şık olmadığı gerçeği ortaya çıkar.

İşin kötüsü onlar bunu da farkedemezler.

Oldu zannederler.

Oldum zannederler.

Bazı lüks insanlar vardır.

Etiket kokarlar.

Hepsi değil tabii.

Bazı evler vardır.

Geniş evler... Gösterişli evler... Zengin evler...

Eşyaları topluca alınmıştır. Dekoratörlere danışılmıştır. O eşyalar kıyafetler gibidir. Modaya ve mevsime göre değişirler. Eşyalar eskime asaletini yaşayamazlar...

O eşyalar yaşamazlar.

O eşyaları yaşayan da yoktur.

Bazı evler vardır.

Lüks oteller gibidir.

Akşama tarhana pişiren, çorbanın yanına sürpriz hazırlayan anne yoktur.

Akşama evdekiler için üç-beş bir şeyler almanın telaşı ve gayreti içinde eve dönen baba yoktur.

Akşam babasını gözleyen çocuk veya çocuklar ve akşam yemeğini mutluluğa dönüştürecek aile duyguları yoktur.

Bazı lüks evler vardır; lüks oteller gibidir...

Hepsi değil tabii...

ooo

Bazı lüks evler, bazı lüks restoranlar ve bazı lüks insanlar vardır. Bu üçgenin derininde yaşanan ortak kader mutsuzluktur.

Çaresini bir türlü bulamazlar. Bir türlü satın alamazlar.

Ve farkında oldukları ama çaktırmadıkları tek şey de budur: Mutsuzluk..

BİR ACZİN HİKAYESİ / Ümit Şimşek

Ey insan, kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan ne?

O Rabbin ki seni yarattı, düzene koydu,

sana kendi dilediği gibi bir şekil verdi.

İnfitar Sûresi, 6-8


BİR YÜZÜN macerası iki yarım hücreyle başlar. Bunlardan birisi insan vücudunun en küçük, diğeri de en büyük hücresidir.

İki hücrenin buluşma ânı, bir insan yaratılışının başlangıcını işaretler. Bu, bir âlemin yaratılışından pek de aşağı düşecek bir hadise değildir. Çünkü ortaya çıkacak eser, âlemde güzellik namına bildiğimiz ne varsa hepsinin temel ölçülerini getirip gözümüzün önüne serecektir. Onun için, günlerden herhangi bir gün, herhangi bir anda, yeryüzünün herhangi bir köşesinde bir insan vücudunun inşası başlar başlamaz, hemen oracıkta bir esrarlı dönüş başlar. Zerrelerin, moleküllerin, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, galaksi kümelerinin dönüşüdür bu. Bir Mevlevî semâı, böylece, bir insanın yaratılışını müjdeler.

Döner de döner başlangıçtaki insan hücresi. Sonra bölünmeler başlar. Hücre hızla çoğalır. Bir iken iki olur, iki iken dört. Sonra katlana katlana hücre nüfusu artar. Saatler ve günler birbirini kovalarken, binlerce, milyonlarca, milyarlarca âlem kurulur bir anne vücudunun derinliklerinde. Âlemler birbiriyle irtibatlıdır. Hepsi birden bir vücudu, kâinatın en üstün eserini ortaya çıkaracak şekilde çoğalır ve düzenlenir.

Bir hafta ya geçer ya geçmez; içi boş bir küre gibi, yeni insan adayı, anne rahmine doğru bir yolculuktadır. Buraya varır, duvara yapışır. Aynı anda, akıl almaz bir hızla, yeni âlemler kurulmaya devam etmektedir. Bu arada farklı farklı hücre cinsleri ortaya çıkar. Nasıl farklılaştıkları anlaşılmaz. Farklılaşırlar. Sonra yer değiştirirler. Kimi o tarafa, kimi bu tarafa göçer değişik hücrelerin. Bir heykeltraşın elinde yoğrulan çamur gibi, hücreler topluluğu da halden hale girer ve şekil almaya başlar. Görünürde tesadüfî, karma karışık, alabildiğine yoğun bir faaliyettir sürüp gider. Fakat atılan her adım birbiriyle bağlantılıdır ve henüz görünmeyen bir hedefe yöneliktir.


Embriyonun yüzeyine bakan bir uzman, nereye neyin isabet edeceğini size tek tek gösterebilir. “Şurası göz olacak, buraya burun gelecek, şurada kulaklar belirecek.” Üstelik bütün bu bölgeler, merkezî sinir sistemine özel hatlarla bağlanacak, ayrıca dolaşım sisteminden kas sistemine, iskeletten deriye kadar herşey, herşeyle irtibatlandırılacaktır. Şekilsiz hücre yığını içinde ilk saatlerden itibaren cereyan eden büyük küçük hangi hadise varsa, hepsinde bu hesapların izi vardır. Ama, üçüncü haftada, embriyonun boyu 2 milimetreye ancak erişmiştir; şekli ise, insandan ziyade sülüğü andırmaktadır.

İnsan adayı anne karnındaki dördüncü haftasına eriştiğinde, vücudun ortasındaki iki tane boru birleşip kalb şeklini almaya başlamış ve ilk organ olarak faaliyete geçmiştir. Yarım santim boyundaki bu yaratık, her ne kadar insana benzemese de, bir yüzünün olacağı şimdiden belli olmuştur; göz ve kulakların yoğrulmaya başladığı görülmektedir.

Bir hafta sonra ise, gözlerde lens çukurları biraz daha belirginleşmeye başlar. Altıncı haftaya gelindiğinde, ağız ve burun boşluklarındaki faaliyetler göze çarpmakta, kafa iyice seçilmektedir. İleride göz halini alacak olan belirtiler, şu anda kafanın yan taraflarındadır. İnsan adayının boyu 13 mm.’ye ulaşmıştır. Yine de o, başparmağımızın altında kolaylıkla eziliverecek, küçük, âciz, önemsiz bir yaratıktan başka bir şey değildir henüz!


Yedi haftalık ceninde, henüz var olmayan gözlerin kapakları inşa edilmeye başlamıştır. Göz her ne kadar mevcut değilse de, birgün var olacak, üstelik hem kendisi insan yüzünde bir güzellik sergileyecek, hem de dünyanın güzelliklerine o yüzden bir kapı açacaktır. Yüzün belki de en can alıcı unsurunu teşkil eden bu organın korunması da yaratılması kadar önem taşır. Çünkü bu son derecede nazik organ, bakımsız ve savunmasız bırakıldığı takdirde iş göremez hale gelir. İşte o korunmanın birçok unsurundan birini teşkil eden gözkapakları, birkaç milimlik bir ceninde şimdiden kendisini belli etmektedir. Fakat, âşinâ olduğumuz son haline varıncaya kadar, bu kapaklar daha şekilden şekle girecektir. Bir hafta kadar sonra iki gözkapağı birleşir ve birbirine kaynamaya başlar. Bu arada, öne doğru yatık durumda bulunan kafa, hafifçe yukarıya kalkmıştır. Fakat vücudun bütününe göre oldukça büyük bir kafadır bu. Bir insan yüzüne benzer tarafı da pek yoktur. Şu haliyle dünyaya gözünü açacak bir varlık, olsa olsa, bilim kurgu filmlerindeki çirkin uzaylılardan biri olarak uykularımızı kaçırırdı.


Onuncu haftaya erişildiğinde yüz hatları belirmeye başlar. Bu sıralarda ceninin siması bir insan yüzünü andırmaya başlamıştır. Ama hâlâ bu yaratığın görünüşü, bir annenin sımsıcak duygularla göğsüne bastıracağı bir yavrunun sevimliliğinden o kadar uzaktır ki! Bir estetik cerrahî uzmanı, sadece yüzdeki bir iki ayrıntıyı rötuşlayınca ortaya nasıl bir simanın çıkacağından emin olamazken, birkaç haftalık bir ceninin korkunç görüntüsünü bir bebek yüzünde dünyanın en sevimli manzarasına çeviren bir operasyonun kusursuzluğuna şahit mi aranır? Besbelli ki, her hücrenin vücuda gelişi ve sima üzerindeki yerini alışı, çok ayrıntılı bir planın parçasıdır. Ve şu anda, şu vücutta yer değiştirmekte olan herbir zerre, aylar sonra neticesini verecek olağanüstü bir operasyonun içinde bir rol sahibi olarak hareket etmektedir.

Yüzün inşası, sadece onun dış görünüşüne bir şekil vermekten ibaret bir operasyonu teşkil etmez. Gözlerimizin önüne bir insan yüzünün sayısız şiire konu olmuş güzelliğini seren derinin altında, birbiriyle ve bedenin geri kalan kısmıyla bağlantılı olarak faaliyet gösteren sistemler vardır. Kaslar da bunlardan biridir ve on dördüncü hafta civarında şekillenmeye başlar. Ondan yaklaşık bir ay kadar sonra da bu faaliyetler sonucunu yavaş yavaş vermeye başlayacak ve ceninin ağzını oynatmakta olduğu görülecektir.

On beşinci haftada, 130 mm.’ye ulaşmış olan ceninin kafası artık iyice dik duruma gelmiştir. Gözler her ne kadar kafanın ön tarafına doğru kaymış ve asıl yerlerine yaklaşmış olsalar da hâlâ bir insan yüzüne göre aşağıda yer almaktadırlar. Yüzü ve vücudu kaplayan deri saydam haldedir ve altında olup bitenleri karaltı halinde göstermektedir. Yirmi ikinci haftaya eriştiğinde deri saydamlığını kaybeder. Bu arada, ceninin sadece bir yüze kavuşacağı anlaşılmakla kalmamış, farklı bir yüze sahip olacağı da belli olmuştur. Farklı çizgiler, farklı bir şekil ve farklı bir kişilik, yüzün genel heyetinde belirtilerini vermektedir. Bununla birlikte, hiç kimse, ceninin şu anki haline bakarak onun hayata nasıl bir sima ile gözünü açacağını tahmin edemez. Görünmeyen kalem farklı hatlar çizmeye başlamıştır; resmin son hâli ise, kalem sahibinin henüz kimseye açmadığı bir sırdan ibarettir.

Aradan birkaç hafta daha geçer. Yüzün en önemli unsuru, yapısını büyük ölçüde tamamlamış olur. Bunlar gözlerden başkası değildir. Retinasıyla, diyaframıyla, çeşit çeşit hücreleriyle, akılları hayretten hayrete düşüren bağlantılarıyla, kendi başına bir olağanüstü yapıyı teşkil eden ve tek başına bütün evrimci dünyaya meydan okuyan bu organ, şimdilik gözkapaklarının altında, önüne âlemlerin açılacağı ânı beklemektedir. Otuzuncu haftaya erişmiş bir ceninin yüzünde, görünmez kalemin kaşları da resmetmiş olduğu gözlenir. Bu arada gözkapakları birbirinden ayrılmış ve açılmıştır. Kasların içinde olup biten herşey, henüz bu faaliyet alanından görünmeyen aydınlık bir dünyaya yapılacak bir yolculuğun işaretlerini vermektedir.

İki tane yarım hücreyle başlayan macera, aylar sonra yeni bir insan şeklinde noktalanır. Bütün bu olup bitenleri hızlandırılmış bir film haline getirdiğinizde, bir bakıma, insanın âcizliğini dile getiren bir hikâye elde etmiş olursunuz. İnsana benzeyinceye kadar şekilden şekle giren bu yaratığın bütün bedeni bir yana, sadece yüzünde olup bitenler, bu hikâyeyi bütün belâgatiyle görenlere anlatır. Orasında burasında yumrular beliren, çukurlar açılan, çizgiler çizilen, eğilen, bükülen, şişen, büyüyen, bir nokta halinde başlayıp adım adım büyüyen ve büyüdükçe halden hale dönen bu yüz, kendisini çekip çevirene bütünüyle teslim olmuş durumdadır. Kimse onun ne hal aldığını veya alacağını bilemediği gibi, o da kendi üzerinde olup bitenlerden habersizdir, bu olaylar karşısında âciz ve çaresizdir.

Üstelik, bütün bunlar, herbiri yüz binlerce ışık yılı genişliğindeki yüz milyarlarca galaksiden bir tanesinin yüz milyarlarca yıldızından birisinin peşindeki bir küçük gezegenin üzerinde, onun 4,5 milyar senelik ömrünün dikkate bile alınmayacak bir fraksiyonunda nefes alıp veren milyarlarca insandan bir tanesinin bedeninin karanlıklarında olup bitmektedir. Hikâyenin özeti: çaresizlik içinde, hiçlik içinde, âcizlik içinde yokluk içinde, çaresizlik içinde, hiçlik, önemsizlik, âcizlik, hiçlik, önemsizlik, âcizlik...

Yine de bu macera, içinde âlemler barındıran bir hücrenin semâa kalkıp galaksilerin diliyle kutladığı bir yaratılış hikâyesidir. Yaratılanın bu konuda hiçbir tercih hakkı olmamış, yaratılışının hiçbir aşamasında kimse ona fikrini sormamıştır.

İyiki öyle olmuştur.

Aksi takdirde, bizi biz yapan kâinatın en güzel eserini biz yüzümüzde taşıyamazdık.

Bugün birbirimizin yüzünde yahut aynada bize gülümseyen, işte bu çaresizliğimizin güzelliğidir.

Niyet Niçin Önemli / Prof. Dr. Alaaddin Başar

Niyet denilince, aklımıza öncelikle namaz yahut oruç gelir. Bu ibadetleri yaparken Allah rızasına ermeği talep ederiz. Ve bunu işin başında hemen dile getiririz.

Rızanın zıddı riyadır.

Rıza Hak içindir, riya ise halk için. Birincisinde İlâhi teveccühe ve rahmete ermek esastır, ikincisinde ise insanlara hoş görünmek, onların takdirlerine ve alkışlarına can atmak. Bu ise bence dilenciliğin bir başka türlüsü…

Herkesin kendi nefsini beğendiği bir dünyada, riya yolunu tutmamız ve kendimizi başkalarına beğendirme sevdasına kapılmamız ne büyük gaflet! Ama gel gör ki, nefis aldanmaya can atıyor ve çıkmaz sokağa bilerek ve severek giriyor.

Dünyada mesut bir hayat sürmemiz ve ölümle başlayan ebediyet yolculuğumuzda saadet yurduna varmamız, öncelikle, bu rıza şartına bağlı.
Şu var ki, rızaya ermek saadetten daha önemlidir. Çünkü, saadet rızanın meyvesidir. Bir dilenci sizin merhametinizi celp etti mi, mesele hallolmuş demektir. İhsan ve yardımlar bu merhametten akacaktır.

Üstad Bediüzzaman hazretleri, “sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet ediniz ki takva mertebesine nail olasınız,” mealindeki âyetin tefsirinde, çok önemli bir noktaya işaret eder:

İnsan, Rabbine, öncelikle, Rabbi olduğu için ibadet etmelidir. Bu ibadetin sonunda ereceği makamlar ve lütuflar ikinci derecede kalırlar.

Bunun bir küçük misalini, büyüklerimize hürmet noktasında yaşamıyor muyuz?

Babamıza niçin hürmet ederiz?

Babamız olduğu için. Yoksa, bize hediyeler vereceği, yahut miras bırakacağı için değil. Zira bu ikinci halde, sevgimiz menfaatle karışmış, safiyetini kaybetmiş ve bulanmış olur.

İşte, âyet-i kerimede, “Allah’a ibadet edin” yerine “Rabbinize ibadet edin,” buyurulmakla bu inceliğe dikkat çekilmektedir.

Rabb’imize, Rabb’imiz olduğu için ibadet edeceğiz. Bedenimizin plânını bir damla su içine yerleştiren, o damlayı terbiye ederek insan haline getiren ve ruhumuzu duygularla donatan Rabb’imize elbette sonsuz şükür borcumuz vardır. Ve ibadet bu borcu eda etmenin en güzel ifadesidir.

Bir mümin, ibadete başlarken Allah’ın rızasını niyet etmekle bu mânânın şuurunda olduğunu da dile getirmiş oluyor.

Âyetteki bir başka incelik de ibadetin neticesi olarak takva’nın gösterilmiş olması. Yani, ibadetin gerçek meyvesi, ruhun takva ile kemale ermesidir.

Âyetin devamında, arzın bizim için bir döşek, semanın ise binamıza dam yapıldığı, semadan su indirilerek yerden rızıklar çıkarıldığı nazara verilir.

Rabbimiz, Rabülalemîn’dir. Bütün bu âlemleri O terbiye ettiği gibi, bizi de o âlemlerle terbiye eden yine Odur. Terbiyemiz âlemlerin terbiyesine bağlı. Ve biz, bütün alemleri terbiye eden Rabb’imize ibadet edeceğiz ki, ruhumuz terakki etsin; takva mertebesine ulaşalım ve böylece cehennem azabından emin kalalım.

Nur Külliyatında niyet ruha benzetilir.

“Niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır.” Mesnevi-i Nuriye

Amellerin görünen kısmı beden gibidir, gayesi ise ruh. Beden ruhla hayata kavuştuğu gibi, ameller de niyet ile canlanır ve hayatlanırlar. Niyetin ruhu ise ihlas… İbadetin sadece Allah rızası için yapılması, bir başka gaye gözetilmemesi…

Sözler’den bir müjde cümlesi:

“Hem namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette ibka eder.” Sözler

“Güzel niyet” denilince akla ilk gelen mânâ sünnete ittibadır.

İşlerini sünnet üzere icra eden bir müminin kalbi Allah Resulüne (a.s.m.) teveccüh etmiş demektir. Allah Resulünü (a.s.m.) hatırlamak ise kalbi doğrudan doğruya Allah’a teveccüh ettirir.

Dünya işlerimizde niyetimiz, “helâl rızık kazanmak” olursa bu güzel bir niyettir.

Zenginleşerek zekât vermeyi de isteyebiliriz. Bu da güzel bir niyettir.

“Bu zamanda i’la-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıftır,” sözünü rehber ederek, iktisadi yönden çok ilerilere geçip, dünya pazarlarında söz sahibi olmayı ve böylece İslâm’ın nurunun o beldelere de ulaştırmayı arzu edebiliriz. Bu da çok güzel bir niyettir.

Ama, bölgesinin yahut ülkesinin en zengini olmak için çalışmak, herkesin kendisinden söz etmesini istemek gibi nefis kokan ve şeytandan haber veren niyetler, güzel niyet cümlesine dahil olmazlar.

Bir işin “ibadet hükmünde” olması için, onda ibadet manasını ihsas eden yani kalpleri Hakka teveccüh ettirecek bir niyet bulunmalıdır.

Allah yolunda cihat eden insanla, ganimet için harp eden insan görünüşte aynı işleri yaparlar. Ama birincisi ölürse şehit olur, kalırsa gazi. İkincisi ise şehitlik şerefini peşinen kaybetmiştir. Onun için, ganimetten öte bir nasip de söz konusu değildir.

Önemli bir nokta:

İnsan, işlediği cüzi bir ameli niyet ile küllileştirebilir. Namazda, “ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz,” demekle niyetimizi küllileştirmiş oluyoruz.

Nurlarda bu bahis işlenirken üç cemaata dikkat çekilir:

Bu âyeti okurken bütün müminleri niyet edebiliriz. Yahut vücudumuzda vazife gören bütün hücrelerimizi, bütün organ ve duygularımızı kastedebiliriz. Veya kendilerine verilen vazifeleri yerine getirmekle ibadetlerini yapan bütün mahlukatı niyet edebiliriz.

Niyet konusunda üzerinde önemle durulması gereken bir hususta şu:

İbadetler gibi virtler, tesbihler de ancak Allah rızası için olmalıdırlar. Ancak bu takdirde ihlas mührünü taşır ve makbûl olurlar. İnsan bir duayı veya bir tesbihi dünya işlerinin iyi gitmesi için yaparsa ihlas bozulur ve umduğu o neticeye de ulaşamaz.

“O faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Lem’alar. 132

Önemli bir nokta:

Güzel bir niyet ile çirkinler güzel olur, kötü niyet ile de güzeller çirkinleşir.

“Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder.” Mesnevî-i Nuriye

Seyyie; kötü ve kötülük, hasene ise güzel ve güzellik mânâsına geliyor.

Zatında kötü olduğu halde niyet ile iyiler sırasına geçen fiiller için, genellikle, şu misâl verilir:

İki insanın arasını bulmak için yalan söylenebilir. Yalan zatında çirkindir, seyyiedir. Ama niyet hayırlı olunca o da hasene olur.

Yalanın yaygın olarak ve pervasızca söylendiği günümüz dünyasında, Üstad Bediüzzaman hazretleri; “Maslahat dahi yalan söylemeğe illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok, su-i istimale müsaid bir bataklıktır” buyurduğu için biz bu konuya başka misâllerle yaklaşmaya çalışalım.

Meselâ, kıtal yani adam öldürmek zatında kötü bir iştir, bir seyyiedir.

“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.” En’am sûresi 151

Ama Hak yolunda ve haklı olarak yapılan kıtal, hasene olur ve cihat ismini alır.

Yetim malı yemek de bir seyyiedir. Değil yenmesi, ona yaklaşılması bile yasaklanmıştır. Ama, bu yaklaşmadaki maksat, o malı korumak olursa durum değişir ve seyyie hasene olur.

“Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.” En’am sûresi, 152.

Sahasında ehil ve yetkili bir insan, İslâm aleyhindeki neşriyatı takip edebilir. Menfi yazıları okumanın güzel olmadığı açıktır. Ama niyet, bu yanlış fikirlere cevap vermek olunca bu seyyie de haseneye döner.

Hasenenin seyyieye dönüşmesine gelince, Üstad, buna “gösteriş için yapılan ibadeti” misâl verir. İbadet hasenedir, riya ise seyyie. İbadet gösteriş için yapılınca hasene seyyieye döner.

Niyet konusunu, Nurlardan sıkça sorulan bir mesele ile sona erdirmek isterim:

“…Niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ: Tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder…” Mesnevi-i Nuriye

Birinci misâlden başlayalım: Bu cümleyi “insan mütevazi olmak istiyorsa kibirli olmaya niyet etsin,” şeklinde anlamak mümkün değil. Aynı şekilde ikinci cümleyi de, “insan kendinden kibri izale etmek istiyorsa tekebbüre yani kibirlenmeye niyet etsin,” şeklinde anlayamayız.

Bu ifadelerin yer aldığı paragrafta vicdanî hükümlerden söz edilir. Demek oluyor ki, vicdanî bir mesele zaten ruhta yerini bulmuştur ve hükmünü icra etmektedir. Onun için ayrıca bir niyet gerekmez. Eğer niyet edilirse, o vicdanî hüküm gerçek mânâda ruha hâkim olmamış demektir.

İnsan tevazua niyet ediyorsa, bu kendisinde tevazuun bulunmadığındandır. “Niyetin tevazuu ifsat etmesi,” böyle anlaşılmalıdır. Aynı şekilde, birisi kibirli olmaya niyet etmişse bu niyet de onun gerçekte kibirli birisi olmadığının delilidir. Yani bu niyet, o kötü sıfatın onun ruh dünyasından uzak olduğunu gösterir.

Tevazu ve tekebbür birer fıtrî haldir. Bunlara niyet edildiğinde, o fıtrî hâl ölür. Yani, o şahısta bu halin bulunmadığı ortaya çıkar.

Diğer vicdanî hükümler de bunlara kıyas edilebilir.