Ufuk üstünde bir hüzme belirir önce. Bulutlara bir pembelik yansır aşağılardan. Göğün bir ucu koyu lâcivert iken, diğer ucunda, açık mavi fon üzerinde renkler oynaşır. Bulutlar gelir, geçer. Şekiller her an değişir, renkler her an yenilenir. Ardından, gözleri kör edercesine parlak bir altın sarısı, önce bir nokta halinde belirir. Sonra an be an büyür altın sarısı. Yükseldikçe bakılmaz hal alır.
Bir güneş doğar süzülerek dünya üstüne. Çiçekler açmış, o yana dönmüştür. Kuşlar cıvıl cıvıl onu karşılamaktadır. Yerde can taşıyan ne varsa, gökte süzülenle mutlaka bir alâkası vardır. Hepsi için bir yönden bir müjde taşır güneşin doğuşu. Fakat onlardan herbiri, güneşi kendi aynasında görür. Bir sıcaklık, bir aydınlıktır, o kadar. Bir kuş gözü için, gün doğumunda renklerin bulutlarla oynaşması fazla anlam taşımaz.
İnsan için ise, hadise bunun çok ötesindedir. Tanpınar, “Gümüş leylâkları, kızıl gülleri / Altında sabahın, ufuk çöküyor / Bir geniş çizgiden şafak söküyor / Ve yükselen güneş ince bir duman / Mahmur gözlerini kırpıştırarak / Sende güzelliği selâmlıyor, bak” mısralarıyla tasvir eder gördüklerini. Fakat bu da sabah üstüne yazılmış binlerce şiirden sadece bir şiirdir. Uyanık gözlerle bir fecri seyredenin içinde bir şair uyanıverir. Kimi kelimelere döker gördüklerini. Her kalemden ayrı bir sabah doğar. Her yazılan, okuyanlardan herbirinin hayalinde ayrı bir şekilde canlanır. Seyredenler, yazanlar ve okuyanlar sayısınca farklı sabahlara dönüşür tek bir sabah.
İşin laboratuar boyutunda bu kadar ihtilâfa yer yoktur: 150 milyon kilometre uzaktaki bir yıldızdan gezegenimize ulaşan radyasyonun 400-750 nanometre arasındaki dalgaboylarına isabet eden kısmı, görünen ışık şeklinde gözümüzün alıcı hücreleri tarafından beyne ulaştırılmakta, sodyum ve potasyum iyonlarının yer değiştirmesiyle ortaya çıkan sinaptik reaksiyonlar, bize güneşin doğuşunu haber vermektedir. Şehir şebekesinde suyun dolaşması, bir motorun çalışması, bir damperlinin yokuş tırmanması gibi teknik bir hadise. Üzerine ne şiir yazılır, ne beste yapılır; öylesine objektif, renksiz, soğuk ve donuk birşey...
İnsana haz ve heyecan veren hangi hadiseyi fiziksel boyutta ele alsanız, sonunda varacağınız yer, böyle bir değersizliktir. Yemek, içmek, kavuşmak, ayrılmak, bakmak, seyretmek, dinlemek, koklamak, yorulmak, dinlenmek, uyumak, dokunmak, oynamak, yürümek, yüzmek gibi, fiziksel özelliği galip durumda bulunan faaliyetleri dahi anlam ve duygu derinliğinden soyutlayarak yaşamaya kalktığınızda, bunların—kelimenin tam anlamıyla—yaşanmaz hale geldiğini görürsünüz. İsterseniz, hayatınızdan sadece “içme” fiilini kaldırın: Kana kana su içmek, bir dost sohbetinde bir demli çay yudumlamak, bir akşam üstü yorgunluk kahvesi höpürdetmek, yaz sıcağında buz gibi bir şerbet içmek gibi akla gelebilecek ne kadar haz verici fiil varsa, bunları çıkarın dünyanızdan; onun yerine bir serumla sıvı ihtiyacınızı gidermeye çalışın. Bütün bunlar, fiziksel olarak hiçbir değişikliğe yol açmaz; hayatınız yine sürüp gider. Nihayet böyle bir değişikliği arabanıza uyguladığınızda, fark eden hiçbir şey olmayacaktır. Deposuna benzin doldurduğunuz hortumu isterseniz bir gelin çeyizi gibi işleyin; karşılığında arabanızdan ne bir teşekkür alırsınız, ne de onda bir haz belirtisi gözlersiniz. Canlı olmanın, canlılar arasında da insan olmanın, fiziksel boyuttan çok ötede birtakım boyutları daha vardır. Herşeyi madde ile ve maddenin evrimiyle açıklamak iddiasında olanlar her ne kadar bu boyutlarda olup bitenleri hormonlarla açıklamaya kalksalar da bunda pek başarılı olamadıklarının farkındadırlar. Her sabah doğan güneşi seyreden herbir çift insan gözünün arkasında sinir hücrelerinden farklı birşeylerin yer aldığını kim inkâr edebilir?
Kulakların âlemden toplayıp getirdiği seslerin değerlendirilmesi de, fiziksel boyutta ele alındığı takdirde, tıpkı görme fiilinde olduğu gibi, karşımıza bir dizi sinaptik reaksiyon çıkarır. Silâh sesiyle bülbül sesi arasında, trafik uğultusuyla akarsu şırıltısı arasında, hattâ deprem dalgalarından P dalgalarıyla bir musikî eseri arasında bu anlamda hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi de belli fiziksel özelliklere sahip ses dalgalarıdır ve bunların işitme organı tarafından toplanması da, beyne aktarılması da, orada değerlendirilmesi de mahiyet itibarıyla tamamen aynı fiziksel olaylardan başka birşey değildir.
Kokladığımız, tattığımız, dokunduğumuz şeyler de, duyu organlarımızın gerisindeki âlemlere birer pencere açar. Oradan bakar, oradan tadar, oradan koklar, oradan seyreder, oradan dinleriz. Bilgi ediniriz çevremizden; bunlar da yine aynı fiziksel reaksiyonlarla, sinir hücrelerimizin verdiği evet-hayır cevapları şeklinde depolanır beynimizin bir köşesinde. Fakat biz bu bilgilerde hayret buluruz, hikmet buluruz, adalet buluruz, sevgi buluruz, nefret buluruz. Bunlar ve daha niceleri, binlerce duyguya yol açar dünyamızda. Şaşarız, seviniriz, hayranlık duyarız, üzülürüz, coşarız. Ne bu bilgiler, ne de yol açtıkları, fiziksel olaylar arasında tanımlanabilecek cinsten şeyler değildir.
Bütün bunlar yetmiyormuşçasına, bir de kalb, vicdan, zihin, zekâ, akıl, ruh, hayal gibi düzinelerce kavram, kendi benliğimizin bir parçası olarak karşımıza çıkar. Bu isimler anıldığında neyin kastedildiğini anlarız, ama onların ne olduğunu bilmeyiz, bir tarif de getiremeyiz. İşte bu âşinâlık içindeki bilinmezlik, pek çoklarını inkâra götüren şeyin tâ kendisidir. Fakat inkâr eden dahi, inkârını dile getirirken, yine benliğinin bu esrarengiz yönlerine başvurmaktan başka çare bulamıyor!
Ne var ki, kimsenin inkârı, varlığımızın esrarengiz yönlerini basitleştirmiyor ve bunlara bir açıklama getirmiyor. İdrak edelim veya etmeyelim, bu kâinat ve biz, fiziksel özelliklerimizden başka pek çok şeye daha sahibiz. Nitekim bu sayede oturup bu konuları tartışabiliyoruz.
Ümit Şimşek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ümit Şimşek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Nisan 2008 Çarşamba
Bir Kitaptır Kainat / Ümit Şimşek
Bir kitaptır kâinat; açılır ve sayfa sayfa, satır satır okunur. "Kitap" sözüyle, aslında bir benzetme kurmuş olmuyoruz; çünkü kâinat ve içindekiler, gerçekten de "okunmak" üzere düzenlenmiş birer kitaptan başka birşey değil. Hangi şeye ve hangi olaya göz atsak, daha ilk bakışta bunu rahatça görebiliyoruz: tıpkı bir kitabın okunmak üzere yazılıp basıldığını daha ilk bakışta herkesin gördüğü gibi—aynı kesinlikle, aynı kolaylıkla. Ne var ki, Batıdan edindiğimiz başka türlü alışkanlıklarımız, bu gerçeği sadece ilk bakışta değil, sonraki bakışlarımızda da görmemizi zorlaştırıyor. Ve biz, sonunda, kitabın okunmak için yazıldığını ispat etmek gibi bir külfetle karşılaşabiliyoruz.
Bugün bilim olarak bellediğimiz her ne varsa, hepsi de varlığını kâinattaki muhteşem düzene ve sanata borçludur. Kâinat kitabını satır satır tercüme etme girişimleri, bugünkü yüzlerce bilim dalını doğurmuştur. Ne var ki, Batı kaynaklı bilimler, bize kitabı okuyanları tanıtırken, yazan hakkındaki bilgileri sistematik bir biçimde gözlerden uzaklaştırır. Üstelik bununla da yetinmez, Kâinat Yaratıcısının yerine ikame etmek için kendi yaptığı putların varlığını peşin bir hüküm olarak kabul eder ve kâinatta ap açık delilleri görünen isim ve sıfatları bu putlara yamayıverir. Herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren bir ilim sıfatının ayırd edici özelliği, tabiatta aranır. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde göz kamaştırıcı bir şekilde eserini gösteren irade sıfatının tercih edici özelliği, tabii seleksiyon adı verilen, ne olduğu bilinmeyen ve aslında varlığı dahi kendilerinden menkûl olan bir garip varlığa atfedilmiştir. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren kudret sıfatının tesiri, maddenin kendisinde, tesadüf ve mutasyon gibi kavramlarda aranmaktadır. Yine bu sıfatlar kadar varlıkları aşikâr olan rahmet, şefkat, muhabbet, adalet gibi sıfatlar ise, gerçek sahibinden başka bir aday bulunamadığı için yokluğa mahkûm edilmiştir. Hikmet ve sanat, aşikâr şekilde görülür ve kopyalanır; yahut taklit edilmeye çalışılır. Fakat bu kavramlardan ancak taklitlerinde söz edilir; asıllarında ise sistemli bir şekilde görmezlikten gelinir. Kâinatta Yaratıcının eserini görmemekte yahut göstermemekte direnenleri, kâinattaki hikmet ve sanatın harikulâdeliğinden söz ederken pek göremezsiniz. Çok sıkıştıkları yerde "Tabiat en iyisini bilir" deyip geçerler. İlmi herşeyi kuşatan bir Yaratıcı kabul etmekte zorlananlar, herşeyi bilen bir tabiatı bize yutturmaya çalışırken hiç de zorlanmışa benzemiyorlar!
Yıllarca süren bir eğitim tarzı ve son derece yaygın bir kampanya ile desteklendiği zaman, mantıksızlıkların en kepazesi dahi bir hayat tarzı olarak benimsenebilmektedir. Kâinat ve içindekilerin bir var edicisi olduğunu her seferinde yeniden ispat etme gibi bir yükümlülüğün inananlar üzerine yıkılmaya çalışılması bu yüzdendir. Bunlar, kira ödemeye niyetleri olmadığı için, girdikleri yerin malikiyetine, gerçekte var olmayan—ve dolayısıyla borçlu kalmayacakları—ortaklar icad eden ve her aybaşı ev sahibinin ev sahipliğini yeni baştan belgelendirmesini isteyen yüzsüz kiracılardan başka birşey değildir.
...
Etrafımızdaki varlıkları birer sanat eseri olarak görmek için şu veya bu açıdan bakmaya, dünyamızda olup bitenleri şu veya bu şekilde yorumlamaya hiç gerek yoktu. Sadece bakışımızı sınırlandıran ön yargılardan kurtulmak ve şartlanmamış taze bir zihinle çevremize bakmak yetiyordu: Karahisarî’nin bir hattını sanat eseri olarak görmek için farklı bir bakış açısına ihtiyaç bulunmadığı gibi.
Sanat orta yerdeyse, sanatkârın varlığı hakkında tartışma açmak için de bir sebep yoktur. Bu konuda eğer bir delil getirilecekse, bu, sanatkârın yokluğunu iddia edene düşer. Bu bahsi kapatmadan önce, kimin neyi belgelendirmesi gerektiği üzerinde de birkaç madde ile kısaca durmakta yarar görüyoruz—tâ ki, zaman zaman karşımıza çıkması kaçınılmaz olan ispat çağrıları karşısında, hasmımızın burnuna bu listeyi dayayalım:
1. Kâinatın veya içindeki herhangi birşeyin bir yaratıcı olmadan var olduğunu iddia eden, bu iddiayı ispat ile yükümlüdür. Çünkü tabiat kanunlarının işleyişi ve normal bir muhakeme, sanat eseriyle beraber mutlaka bir sanatkârın varlığı sonucuna bizi zarurî olarak götürmektedir. "Bu genellikle doğru olabilir, ama kâinat ve içindekiler, özellikle canlılar sözkonusu olduğunda durum farklıdır" şeklinde bir iddia ile ortaya çıkan, hemen arkasından "Niçin?" ve "Nereden biliyorsun?" gibi soruları da maddî delillerle desteklenmiş bir biçimde cevaplandırmak zorunda kalır. Bu ispat yükümlülüğü, sakat bir iddiayı sürekli olarak tekrarlamak ve karşı tarafı ispata çağırmakla ortadan kalkmaz.
2. Böyle bir iddia, her sanat eseri, yani kâinattaki her varlık için ayrı ayrı ispatlanmak zorundadır. Çünkü tesadüfen birşeyin ortaya çıkması, tesadüfen herşeyin ortaya çıkmasına delil olmaz. Tesadüf bir mekanizma veya bir kanun değildir. İlk atışınızda yazı gelmesi, daha sonraki atışlarınız hakkında hiçbir fikir vermeyecektir; kaçıncı sefer atarsanız atın, her atışta her iki ihtimâlin şansı da yine baştaki gibi kalır. Çünkü bu atışlar arasında bir bağlantı yoktur. Tesadüf ve failsizlik iddiası da varlıklar arasındaki bağlantısızlığı kendisine dayanak yapar; birşeyin yokluğu, kendi varlığına delil teşkil edemeyeceği için, varlıklar arasında birbirinin tesadüfüne destek verebilecek bir tesadüf iddiasından söz etmek de mümkün değildir.
3. Bir Yaratıcı yerine tesadüf, mutasyon, tabiat, sebep, içgüdü gibi faillerden söz etmeyi tercih edenler, bu kavramlar ile bunlara yakıştırılan fiiller arasındaki bağı ispat etmek ve bu failin bu fiili yaratabilecek özelliklere sahip olup olmadıklarını açıklamak yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Veya, bu kavramlara isnad ettikleri fiilleri ve bu fiillerin gerektirdiği özellikleri alt alta sıraladıktan sonra, bir kenara geçip en azından şu soruya cevap vermelidirler: "Sakın bu özellikler, varlığını kabul etmek yahut adını vermek istemedikleri bir Yaratıcının özellikleri olmasın?"
İspat yükümlülüğünü böylece karşı tarafa atmak, bu işin zorluğundan doğan birşey değildir. Zorluk, hatta imkânsızlık, failsizlik iddiasında bulunanları bekleyen bir âkıbettir. Onların haksız da olsa ispat çağrılarına cevap vermekte ise hiçbir güçlük bulunmamakla birlikte, her defasında ve sürekli olarak başa dönüp durmanın, bizi kâinat kitabını doyasıya okumaktan ve onun mânâ ve haz derinliklerine dalmaktan alıkoyacağı da açıktır.
Bizim yapacağımız araştırma ve gözlemler ise, sanatkârın var olup olmadığını anlamaya değil, o sanatkârı daha doğru, daha yakından ve etraflıca tanımaya ve onunla bir sohbet içine girmeye yönelik olacaktır. Yoksa, her seferinde dünyanın yuvarlak olduğunu yeni baştan ispat etmeye, yahut Selimiye’nin hikâyesini anlatmak için dünyanın başlangıcına dönmeye hiç mi hiç gerek yoktur!
Bugün bilim olarak bellediğimiz her ne varsa, hepsi de varlığını kâinattaki muhteşem düzene ve sanata borçludur. Kâinat kitabını satır satır tercüme etme girişimleri, bugünkü yüzlerce bilim dalını doğurmuştur. Ne var ki, Batı kaynaklı bilimler, bize kitabı okuyanları tanıtırken, yazan hakkındaki bilgileri sistematik bir biçimde gözlerden uzaklaştırır. Üstelik bununla da yetinmez, Kâinat Yaratıcısının yerine ikame etmek için kendi yaptığı putların varlığını peşin bir hüküm olarak kabul eder ve kâinatta ap açık delilleri görünen isim ve sıfatları bu putlara yamayıverir. Herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren bir ilim sıfatının ayırd edici özelliği, tabiatta aranır. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde göz kamaştırıcı bir şekilde eserini gösteren irade sıfatının tercih edici özelliği, tabii seleksiyon adı verilen, ne olduğu bilinmeyen ve aslında varlığı dahi kendilerinden menkûl olan bir garip varlığa atfedilmiştir. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren kudret sıfatının tesiri, maddenin kendisinde, tesadüf ve mutasyon gibi kavramlarda aranmaktadır. Yine bu sıfatlar kadar varlıkları aşikâr olan rahmet, şefkat, muhabbet, adalet gibi sıfatlar ise, gerçek sahibinden başka bir aday bulunamadığı için yokluğa mahkûm edilmiştir. Hikmet ve sanat, aşikâr şekilde görülür ve kopyalanır; yahut taklit edilmeye çalışılır. Fakat bu kavramlardan ancak taklitlerinde söz edilir; asıllarında ise sistemli bir şekilde görmezlikten gelinir. Kâinatta Yaratıcının eserini görmemekte yahut göstermemekte direnenleri, kâinattaki hikmet ve sanatın harikulâdeliğinden söz ederken pek göremezsiniz. Çok sıkıştıkları yerde "Tabiat en iyisini bilir" deyip geçerler. İlmi herşeyi kuşatan bir Yaratıcı kabul etmekte zorlananlar, herşeyi bilen bir tabiatı bize yutturmaya çalışırken hiç de zorlanmışa benzemiyorlar!
Yıllarca süren bir eğitim tarzı ve son derece yaygın bir kampanya ile desteklendiği zaman, mantıksızlıkların en kepazesi dahi bir hayat tarzı olarak benimsenebilmektedir. Kâinat ve içindekilerin bir var edicisi olduğunu her seferinde yeniden ispat etme gibi bir yükümlülüğün inananlar üzerine yıkılmaya çalışılması bu yüzdendir. Bunlar, kira ödemeye niyetleri olmadığı için, girdikleri yerin malikiyetine, gerçekte var olmayan—ve dolayısıyla borçlu kalmayacakları—ortaklar icad eden ve her aybaşı ev sahibinin ev sahipliğini yeni baştan belgelendirmesini isteyen yüzsüz kiracılardan başka birşey değildir.
...
Etrafımızdaki varlıkları birer sanat eseri olarak görmek için şu veya bu açıdan bakmaya, dünyamızda olup bitenleri şu veya bu şekilde yorumlamaya hiç gerek yoktu. Sadece bakışımızı sınırlandıran ön yargılardan kurtulmak ve şartlanmamış taze bir zihinle çevremize bakmak yetiyordu: Karahisarî’nin bir hattını sanat eseri olarak görmek için farklı bir bakış açısına ihtiyaç bulunmadığı gibi.
Sanat orta yerdeyse, sanatkârın varlığı hakkında tartışma açmak için de bir sebep yoktur. Bu konuda eğer bir delil getirilecekse, bu, sanatkârın yokluğunu iddia edene düşer. Bu bahsi kapatmadan önce, kimin neyi belgelendirmesi gerektiği üzerinde de birkaç madde ile kısaca durmakta yarar görüyoruz—tâ ki, zaman zaman karşımıza çıkması kaçınılmaz olan ispat çağrıları karşısında, hasmımızın burnuna bu listeyi dayayalım:
1. Kâinatın veya içindeki herhangi birşeyin bir yaratıcı olmadan var olduğunu iddia eden, bu iddiayı ispat ile yükümlüdür. Çünkü tabiat kanunlarının işleyişi ve normal bir muhakeme, sanat eseriyle beraber mutlaka bir sanatkârın varlığı sonucuna bizi zarurî olarak götürmektedir. "Bu genellikle doğru olabilir, ama kâinat ve içindekiler, özellikle canlılar sözkonusu olduğunda durum farklıdır" şeklinde bir iddia ile ortaya çıkan, hemen arkasından "Niçin?" ve "Nereden biliyorsun?" gibi soruları da maddî delillerle desteklenmiş bir biçimde cevaplandırmak zorunda kalır. Bu ispat yükümlülüğü, sakat bir iddiayı sürekli olarak tekrarlamak ve karşı tarafı ispata çağırmakla ortadan kalkmaz.
2. Böyle bir iddia, her sanat eseri, yani kâinattaki her varlık için ayrı ayrı ispatlanmak zorundadır. Çünkü tesadüfen birşeyin ortaya çıkması, tesadüfen herşeyin ortaya çıkmasına delil olmaz. Tesadüf bir mekanizma veya bir kanun değildir. İlk atışınızda yazı gelmesi, daha sonraki atışlarınız hakkında hiçbir fikir vermeyecektir; kaçıncı sefer atarsanız atın, her atışta her iki ihtimâlin şansı da yine baştaki gibi kalır. Çünkü bu atışlar arasında bir bağlantı yoktur. Tesadüf ve failsizlik iddiası da varlıklar arasındaki bağlantısızlığı kendisine dayanak yapar; birşeyin yokluğu, kendi varlığına delil teşkil edemeyeceği için, varlıklar arasında birbirinin tesadüfüne destek verebilecek bir tesadüf iddiasından söz etmek de mümkün değildir.
3. Bir Yaratıcı yerine tesadüf, mutasyon, tabiat, sebep, içgüdü gibi faillerden söz etmeyi tercih edenler, bu kavramlar ile bunlara yakıştırılan fiiller arasındaki bağı ispat etmek ve bu failin bu fiili yaratabilecek özelliklere sahip olup olmadıklarını açıklamak yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Veya, bu kavramlara isnad ettikleri fiilleri ve bu fiillerin gerektirdiği özellikleri alt alta sıraladıktan sonra, bir kenara geçip en azından şu soruya cevap vermelidirler: "Sakın bu özellikler, varlığını kabul etmek yahut adını vermek istemedikleri bir Yaratıcının özellikleri olmasın?"
İspat yükümlülüğünü böylece karşı tarafa atmak, bu işin zorluğundan doğan birşey değildir. Zorluk, hatta imkânsızlık, failsizlik iddiasında bulunanları bekleyen bir âkıbettir. Onların haksız da olsa ispat çağrılarına cevap vermekte ise hiçbir güçlük bulunmamakla birlikte, her defasında ve sürekli olarak başa dönüp durmanın, bizi kâinat kitabını doyasıya okumaktan ve onun mânâ ve haz derinliklerine dalmaktan alıkoyacağı da açıktır.
Bizim yapacağımız araştırma ve gözlemler ise, sanatkârın var olup olmadığını anlamaya değil, o sanatkârı daha doğru, daha yakından ve etraflıca tanımaya ve onunla bir sohbet içine girmeye yönelik olacaktır. Yoksa, her seferinde dünyanın yuvarlak olduğunu yeni baştan ispat etmeye, yahut Selimiye’nin hikâyesini anlatmak için dünyanın başlangıcına dönmeye hiç mi hiç gerek yoktur!
Niçin Herşey Bu Kadar Güzel / Ümit şimşek
Eğer yumurtadan henüz çıkmış bir civcive dikkat edecek olursanız, ilk olarak sizi etkileyecek şey ne onun işitmesi, ne görmesi, ne tüyleri, ne sesidir. Adını ister koyun, ister koymayın, o varlığın bütününde ortaya çıkan bir sevimlilik, bir tatlılık, bir sıcaklık vardır ki, görenleri büyüleyiverir. Onu avucunuza almak, tutmak, okşamak, sıkmak, öpmek istersiniz. Hattâ bütün bunları yapsanız, yine tatmin olmazsınız. Bir küçük civciv, kalbinizden ve ruhunuzun derinliklerinden pek çok şeyi peşi sıra sürükler, yine de daha fazlasını ister. Nedir o sizi bütün varlığınızla büyüleyen, kalbinizi ardından sürükleyen şey? Nasıl birşeydir o sıcaklık? Az öncesine kadar hiç görmediğiniz, bilmediğiniz bir küçücük can parçasıyla görür görmez sizi tanıştırıp kaynaştıran nedir?
Başlangıcıyla omletlik bir yumurta sarısı, sonu itibarıyla bir dünya dolusu muhabbet—eğer o şeyin maddesini soruyorsanız.
Eğer o mektubun anlamını soruyorsanız, bir çağrı.
O dile gelen bir güzelliktir, kaynağını anlatır. O cisme bürünmüş bir sevgidir, kaynağına çağırır. O tepeden tırnağa bir şefkattir, bir dünyayı anlatır.
Eğer herşeyi bütün incelikleriyle bilen, herşeyi bildiğini size bildirecekse, bunun sayısız yolları vardır. Niçin civciv gibi mâsum ve muhteşem bir güzelliği seçsin?
Eğer civciv tek başına kanaat vermiyorsa, çevirin gözünüzü kâinatın herhangi bir köşesine. Ovaları, dağları, denizleri, ormanları dolaşın. İster tek tek, isterse toplu olarak bakın gördüklerinize. Hangi şeye dikkat etseniz, o güzelliğin ayrı bir pınar halinde akıp geldiğini göreceksiniz. Dünya gibi milyonlarca gezegeni yutacak büyüklükteki dev alev topları bile semada dizilirken o dehşeti bir yana atmış, en tatlı ve renkli tebessümlerini takınmışlardır. Bütün kâinat, bir sınırsız güzelliğin ve bir sonsuz muhabbetin tebessümüyle belirir karşınızda. Ama tek bir tebessüme razı olmaz o sonsuzluk. Onun için yerde ve gökte bu kadar çok şekilde karşımıza çıkar. Bazan bir gül olur, bazan bir gün batımı, bazan bir yıldız, bazan bir bahar, bazan deniz, bazan bir dünya, bazan da bir civciv.
İşte, bir yumurta sarısını bir âleme çeviren sır burada saklıdır. O sır, bir kâinat dolusu maddeyi de yıldızlarıyla ve çiçekleriyle, dağları ve denizleriyle sürekli olarak gülen ve görünmez âlemlerden nimetler taşıyıp sayısız nefislere sunan bir dünyaya çeviren sırrın tâ kendisidir.
İşte, civcivin tüyleri üzerinde fırça darbelerini gördüğünüz tasvir edici ismi tecellîye sevk eden, o güzelliktir.
Civcivin ses tellerinden bir muhabbet bestesini bize sunan fiillerin ve isimlerin arkasında da yine o güzellik vardır.
Civcivin herbir zerresini bir uçuş için plânlanıp yaratılışında, yine bir sınırsız ilmin sonsuz güzelliği belirir.
Hayat zaten bir güzelliktir ki, toprağın derinliklerine varıncaya kadar bu gezegende sızmadık bir yer bırakmamıştır.
Hangi fiilin, hangi ismin ışığı altında kâinata bakacak olsanız,onu bir güzellik ve bir muhabbet rengi altında seyretmiş olursunuz. Bütün varlık âlemine yayılmış ve onun her tarafını istilâ etmiş olan o güzellik ve o muhabbet, bazan süzülür, süzülür, avuç içi kadar bir yaratıkta hemen hemen bütün özelliklerinden parıltılar taşıyacak bir şekilde beliriverir.
O an, bir civcivin gagasıyla yumurtayı deldiği andır.
O yumurtadan çıkanın bizi büyüleyişi ondandır.
Onu sevmekle, okşamakla, öpmekle doymayışımız bundandır.
İnsan kalbini bir küçücük yaratığın peşinden sürükleyen sır da bundan başkası değildir.
Mektuplar açılıyor
Bir civciv bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, canlandırılmış, seslendirilmiş, gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.
Ve bir çağrıyla biter mektup.
Gül dalında açan bir tomurcuk, bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, renklendirilmiş, bir parfüm sürülmüş ve gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.
O da bir çağrıyla biter.
Düşen bir yaprak bir mektuptur. Esen rüzgâr bir mektuptur. Koşuşan bulutlar birer mektuptur. Bir ot, bir kuzu, bir akarsu, bir yıldız, bir mercan kayalığı, bir dağ yamacı, bir karınca, bir kartal, bir galaksi, bir hava zerresi—varlık âleminde ne varsa, hepsi bir mektuptur. Hepsi bir münezzeh güzellikten haberler taşır kendi diliyle, herbiri bir muhabbet deryasından pınarlar akıtır kendi halince.
Ve hepsi bir çağrıyla biter.
İnsan hangi bir güzelliğin peşine takılsa Onu bulur—eğer sağa sola sapmazsa.
Balarısını tâ uzaklardan çağıran ve renkleriyle desenleriyle, onu nektarın kaynağına kadar çeken çiçekler gibi, kâinattaki san’at eserleri de insanı kendisine çağırır, ona sayfalarını açar, okuta okuta onu bir muhteşem güzelliğin kaynağına çeker.
Bu çağrılar her zaman, her yerde, her tarafımızdan tekrarlanır, durur. Fakat biz yanlış çiçekleri koklama alışkanlığımız yüzünden, çoğu defa yolumuz üzerindeki binlerce çiçeğin tebessümünü görmeden gelir geçer, nereye davet edildiğimizin farkına bile varmayız.
Oysa çağırıldığımız yer, hemen yanıbaşımızdaki cennetten başkası değildir. Ve insan olmanın farkını dolu dolu yaşayabileceğimiz yer de hemen burasıdır. İnsan olmak ise, bir beşer olarak sahip olduğumuz maddî vücudun ve onun yeteneklerinin ötesinde, Yer ve Gökler Rabbinin bu âlemdeki çok özel bir konuğu olmak ve Onun çok özel iltifatlarına erişmek gibi bir anlamı ifade etmektedir. Çünkü kitabımızın ilk bölümlerinde ele aldığımız ve kâinat ile insan üzerindeki tecellîlerini karşılaştırmalı olarak incelediğimiz “terbiye” hakikati, insanın böylesine özel bir görev için hazırlandığını ve donatıldığını göstermektedir. Bu özel görev ise, kendi Yaratıcısının sıfatlarını ve şuunatını tanımaktan daha aşağıda bir iş değildir. Bundan daha aşağıdaki hangi meşgale insan hayatı önünde bir hedef olarak konsa, onun değerini hiçe indirmiş sayılabilir.
“Civcivin sevimliliğinin arkasında bir rahmet, bir muhabbet, bir güzellik var” diyebilmek için, yahut böyle birşey söylendiğinde anlayabilmek için, insanın sahip olduklarına sahip olmak gerekir. Gül bir güzelliği sergiler, ama neyi sergilediğini bilmez. Bülbül neye âşık olduğunu bizim kadar bilmez. Civcivin dile getirdiğini, yıldızların tasvir ettiğini, sabahın ve gecenin, baharın ve kışın gösterdiklerini anlayacak olan o varlıkların kendileri değil, insandır. Şurası rahatlıkla söylenebilir: Eğer dünya üzerinde insan olmasaydı, yerde ve gökte beliren bu muhteşem maddî ve manevî güzellikler bir seyirci ve yorumcudan mahrum kalırdı.
İşte biz, öylesine bir yer işgal ediyoruz kâinatta.
Kâinatta ne tür bir güzellik varsa hepsinden bizim bir nasibimiz var. Onları en ince noktalarına kadar görebiliyoruz, tadabiliyoruz, işitebiliyoruz, hissedebiliyoruz, yaşayabiliyoruz.
Sadece kendi yaşadıklarımızla da yetinmiyoruz. Önlerine kerem sofraları dizilmiş kafile kafile canlılar gelip geçtikçe dünyadan, biz de onların hazzını görebiliyor, hattâ hepsini bir arada hayal edebiliyor ve kendi hazlarımıza ekleyebiliyoruz.
Hepsinden önemlisi, şu kâinatta maddî bir güzellik olarak her ne varsa, hepsini tek tek zevk ettiğimiz gibi, hepsinin dayandığı hakikatleri ve manevî güzellikleri de biliyor ve zevk edebiliyoruz. Yani, cesedi tanıdığımız gibi ruhu da tanıyoruz. Bir civcive o sevimliliği veren, anneyi şefkatle âbideleştiren, goncayı kat kat güzellikler içine saran hakikatlere âşinâyız. Güneşin doğuşunu seyretmekle kalmıyor, onu şiirle de anlatabiliyoruz. Yer ve gök ile içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih ediyor; ama bir tekbiri bir muhteşem musikiyle göklere nakşeden bir Itrî yalnız bizim aramızdan çıkıyor.
İşte bu âşinâlıklar, bizi doğrudan doğruya Ondan gelen hitaplarla baş başa bırakıyor.
(Kaf-Nun kitapları-3 den alınmıştır.)
Eğer o mektubun anlamını soruyorsanız, bir çağrı.
O dile gelen bir güzelliktir, kaynağını anlatır. O cisme bürünmüş bir sevgidir, kaynağına çağırır. O tepeden tırnağa bir şefkattir, bir dünyayı anlatır.
Eğer herşeyi bütün incelikleriyle bilen, herşeyi bildiğini size bildirecekse, bunun sayısız yolları vardır. Niçin civciv gibi mâsum ve muhteşem bir güzelliği seçsin?
Eğer civciv tek başına kanaat vermiyorsa, çevirin gözünüzü kâinatın herhangi bir köşesine. Ovaları, dağları, denizleri, ormanları dolaşın. İster tek tek, isterse toplu olarak bakın gördüklerinize. Hangi şeye dikkat etseniz, o güzelliğin ayrı bir pınar halinde akıp geldiğini göreceksiniz. Dünya gibi milyonlarca gezegeni yutacak büyüklükteki dev alev topları bile semada dizilirken o dehşeti bir yana atmış, en tatlı ve renkli tebessümlerini takınmışlardır. Bütün kâinat, bir sınırsız güzelliğin ve bir sonsuz muhabbetin tebessümüyle belirir karşınızda. Ama tek bir tebessüme razı olmaz o sonsuzluk. Onun için yerde ve gökte bu kadar çok şekilde karşımıza çıkar. Bazan bir gül olur, bazan bir gün batımı, bazan bir yıldız, bazan bir bahar, bazan deniz, bazan bir dünya, bazan da bir civciv.
İşte, bir yumurta sarısını bir âleme çeviren sır burada saklıdır. O sır, bir kâinat dolusu maddeyi de yıldızlarıyla ve çiçekleriyle, dağları ve denizleriyle sürekli olarak gülen ve görünmez âlemlerden nimetler taşıyıp sayısız nefislere sunan bir dünyaya çeviren sırrın tâ kendisidir.
İşte, civcivin tüyleri üzerinde fırça darbelerini gördüğünüz tasvir edici ismi tecellîye sevk eden, o güzelliktir.
Civcivin ses tellerinden bir muhabbet bestesini bize sunan fiillerin ve isimlerin arkasında da yine o güzellik vardır.
Civcivin herbir zerresini bir uçuş için plânlanıp yaratılışında, yine bir sınırsız ilmin sonsuz güzelliği belirir.
Hayat zaten bir güzelliktir ki, toprağın derinliklerine varıncaya kadar bu gezegende sızmadık bir yer bırakmamıştır.
Hangi fiilin, hangi ismin ışığı altında kâinata bakacak olsanız,onu bir güzellik ve bir muhabbet rengi altında seyretmiş olursunuz. Bütün varlık âlemine yayılmış ve onun her tarafını istilâ etmiş olan o güzellik ve o muhabbet, bazan süzülür, süzülür, avuç içi kadar bir yaratıkta hemen hemen bütün özelliklerinden parıltılar taşıyacak bir şekilde beliriverir.
O an, bir civcivin gagasıyla yumurtayı deldiği andır.
O yumurtadan çıkanın bizi büyüleyişi ondandır.
Onu sevmekle, okşamakla, öpmekle doymayışımız bundandır.
İnsan kalbini bir küçücük yaratığın peşinden sürükleyen sır da bundan başkası değildir.
Mektuplar açılıyor
Bir civciv bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, canlandırılmış, seslendirilmiş, gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.
Ve bir çağrıyla biter mektup.
Gül dalında açan bir tomurcuk, bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, renklendirilmiş, bir parfüm sürülmüş ve gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.
O da bir çağrıyla biter.
Düşen bir yaprak bir mektuptur. Esen rüzgâr bir mektuptur. Koşuşan bulutlar birer mektuptur. Bir ot, bir kuzu, bir akarsu, bir yıldız, bir mercan kayalığı, bir dağ yamacı, bir karınca, bir kartal, bir galaksi, bir hava zerresi—varlık âleminde ne varsa, hepsi bir mektuptur. Hepsi bir münezzeh güzellikten haberler taşır kendi diliyle, herbiri bir muhabbet deryasından pınarlar akıtır kendi halince.
Ve hepsi bir çağrıyla biter.
İnsan hangi bir güzelliğin peşine takılsa Onu bulur—eğer sağa sola sapmazsa.
Balarısını tâ uzaklardan çağıran ve renkleriyle desenleriyle, onu nektarın kaynağına kadar çeken çiçekler gibi, kâinattaki san’at eserleri de insanı kendisine çağırır, ona sayfalarını açar, okuta okuta onu bir muhteşem güzelliğin kaynağına çeker.
Bu çağrılar her zaman, her yerde, her tarafımızdan tekrarlanır, durur. Fakat biz yanlış çiçekleri koklama alışkanlığımız yüzünden, çoğu defa yolumuz üzerindeki binlerce çiçeğin tebessümünü görmeden gelir geçer, nereye davet edildiğimizin farkına bile varmayız.
Oysa çağırıldığımız yer, hemen yanıbaşımızdaki cennetten başkası değildir. Ve insan olmanın farkını dolu dolu yaşayabileceğimiz yer de hemen burasıdır. İnsan olmak ise, bir beşer olarak sahip olduğumuz maddî vücudun ve onun yeteneklerinin ötesinde, Yer ve Gökler Rabbinin bu âlemdeki çok özel bir konuğu olmak ve Onun çok özel iltifatlarına erişmek gibi bir anlamı ifade etmektedir. Çünkü kitabımızın ilk bölümlerinde ele aldığımız ve kâinat ile insan üzerindeki tecellîlerini karşılaştırmalı olarak incelediğimiz “terbiye” hakikati, insanın böylesine özel bir görev için hazırlandığını ve donatıldığını göstermektedir. Bu özel görev ise, kendi Yaratıcısının sıfatlarını ve şuunatını tanımaktan daha aşağıda bir iş değildir. Bundan daha aşağıdaki hangi meşgale insan hayatı önünde bir hedef olarak konsa, onun değerini hiçe indirmiş sayılabilir.
“Civcivin sevimliliğinin arkasında bir rahmet, bir muhabbet, bir güzellik var” diyebilmek için, yahut böyle birşey söylendiğinde anlayabilmek için, insanın sahip olduklarına sahip olmak gerekir. Gül bir güzelliği sergiler, ama neyi sergilediğini bilmez. Bülbül neye âşık olduğunu bizim kadar bilmez. Civcivin dile getirdiğini, yıldızların tasvir ettiğini, sabahın ve gecenin, baharın ve kışın gösterdiklerini anlayacak olan o varlıkların kendileri değil, insandır. Şurası rahatlıkla söylenebilir: Eğer dünya üzerinde insan olmasaydı, yerde ve gökte beliren bu muhteşem maddî ve manevî güzellikler bir seyirci ve yorumcudan mahrum kalırdı.
İşte biz, öylesine bir yer işgal ediyoruz kâinatta.
Kâinatta ne tür bir güzellik varsa hepsinden bizim bir nasibimiz var. Onları en ince noktalarına kadar görebiliyoruz, tadabiliyoruz, işitebiliyoruz, hissedebiliyoruz, yaşayabiliyoruz.
Sadece kendi yaşadıklarımızla da yetinmiyoruz. Önlerine kerem sofraları dizilmiş kafile kafile canlılar gelip geçtikçe dünyadan, biz de onların hazzını görebiliyor, hattâ hepsini bir arada hayal edebiliyor ve kendi hazlarımıza ekleyebiliyoruz.
Hepsinden önemlisi, şu kâinatta maddî bir güzellik olarak her ne varsa, hepsini tek tek zevk ettiğimiz gibi, hepsinin dayandığı hakikatleri ve manevî güzellikleri de biliyor ve zevk edebiliyoruz. Yani, cesedi tanıdığımız gibi ruhu da tanıyoruz. Bir civcive o sevimliliği veren, anneyi şefkatle âbideleştiren, goncayı kat kat güzellikler içine saran hakikatlere âşinâyız. Güneşin doğuşunu seyretmekle kalmıyor, onu şiirle de anlatabiliyoruz. Yer ve gök ile içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih ediyor; ama bir tekbiri bir muhteşem musikiyle göklere nakşeden bir Itrî yalnız bizim aramızdan çıkıyor.
İşte bu âşinâlıklar, bizi doğrudan doğruya Ondan gelen hitaplarla baş başa bırakıyor.
(Kaf-Nun kitapları-3 den alınmıştır.)
BİR ACZİN HİKAYESİ / Ümit Şimşek
Ey insan, kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan ne?
O Rabbin ki seni yarattı, düzene koydu,
sana kendi dilediği gibi bir şekil verdi.
İnfitar Sûresi, 6-8
BİR YÜZÜN macerası iki yarım hücreyle başlar. Bunlardan birisi insan vücudunun en küçük, diğeri de en büyük hücresidir.
İki hücrenin buluşma ânı, bir insan yaratılışının başlangıcını işaretler. Bu, bir âlemin yaratılışından pek de aşağı düşecek bir hadise değildir. Çünkü ortaya çıkacak eser, âlemde güzellik namına bildiğimiz ne varsa hepsinin temel ölçülerini getirip gözümüzün önüne serecektir. Onun için, günlerden herhangi bir gün, herhangi bir anda, yeryüzünün herhangi bir köşesinde bir insan vücudunun inşası başlar başlamaz, hemen oracıkta bir esrarlı dönüş başlar. Zerrelerin, moleküllerin, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, galaksi kümelerinin dönüşüdür bu. Bir Mevlevî semâı, böylece, bir insanın yaratılışını müjdeler.
O Rabbin ki seni yarattı, düzene koydu,
sana kendi dilediği gibi bir şekil verdi.
İnfitar Sûresi, 6-8
BİR YÜZÜN macerası iki yarım hücreyle başlar. Bunlardan birisi insan vücudunun en küçük, diğeri de en büyük hücresidir.
İki hücrenin buluşma ânı, bir insan yaratılışının başlangıcını işaretler. Bu, bir âlemin yaratılışından pek de aşağı düşecek bir hadise değildir. Çünkü ortaya çıkacak eser, âlemde güzellik namına bildiğimiz ne varsa hepsinin temel ölçülerini getirip gözümüzün önüne serecektir. Onun için, günlerden herhangi bir gün, herhangi bir anda, yeryüzünün herhangi bir köşesinde bir insan vücudunun inşası başlar başlamaz, hemen oracıkta bir esrarlı dönüş başlar. Zerrelerin, moleküllerin, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, galaksi kümelerinin dönüşüdür bu. Bir Mevlevî semâı, böylece, bir insanın yaratılışını müjdeler.
Döner de döner başlangıçtaki insan hücresi. Sonra bölünmeler başlar. Hücre hızla çoğalır. Bir iken iki olur, iki iken dört. Sonra katlana katlana hücre nüfusu artar. Saatler ve günler birbirini kovalarken, binlerce, milyonlarca, milyarlarca âlem kurulur bir anne vücudunun derinliklerinde. Âlemler birbiriyle irtibatlıdır. Hepsi birden bir vücudu, kâinatın en üstün eserini ortaya çıkaracak şekilde çoğalır ve düzenlenir.
Bir hafta ya geçer ya geçmez; içi boş bir küre gibi, yeni insan adayı, anne rahmine doğru bir yolculuktadır. Buraya varır, duvara yapışır. Aynı anda, akıl almaz bir hızla, yeni âlemler kurulmaya devam etmektedir. Bu arada farklı farklı hücre cinsleri ortaya çıkar. Nasıl farklılaştıkları anlaşılmaz. Farklılaşırlar. Sonra yer değiştirirler. Kimi o tarafa, kimi bu tarafa göçer değişik hücrelerin. Bir heykeltraşın elinde yoğrulan çamur gibi, hücreler topluluğu da halden hale girer ve şekil almaya başlar. Görünürde tesadüfî, karma karışık, alabildiğine yoğun bir faaliyettir sürüp gider. Fakat atılan her adım birbiriyle bağlantılıdır ve henüz görünmeyen bir hedefe yöneliktir.
Embriyonun yüzeyine bakan bir uzman, nereye neyin isabet edeceğini size tek tek gösterebilir. “Şurası göz olacak, buraya burun gelecek, şurada kulaklar belirecek.” Üstelik bütün bu bölgeler, merkezî sinir sistemine özel hatlarla bağlanacak, ayrıca dolaşım sisteminden kas sistemine, iskeletten deriye kadar herşey, herşeyle irtibatlandırılacaktır. Şekilsiz hücre yığını içinde ilk saatlerden itibaren cereyan eden büyük küçük hangi hadise varsa, hepsinde bu hesapların izi vardır. Ama, üçüncü haftada, embriyonun boyu 2 milimetreye ancak erişmiştir; şekli ise, insandan ziyade sülüğü andırmaktadır.
İnsan adayı anne karnındaki dördüncü haftasına eriştiğinde, vücudun ortasındaki iki tane boru birleşip kalb şeklini almaya başlamış ve ilk organ olarak faaliyete geçmiştir. Yarım santim boyundaki bu yaratık, her ne kadar insana benzemese de, bir yüzünün olacağı şimdiden belli olmuştur; göz ve kulakların yoğrulmaya başladığı görülmektedir.
Bir hafta sonra ise, gözlerde lens çukurları biraz daha belirginleşmeye başlar. Altıncı haftaya gelindiğinde, ağız ve burun boşluklarındaki faaliyetler göze çarpmakta, kafa iyice seçilmektedir. İleride göz halini alacak olan belirtiler, şu anda kafanın yan taraflarındadır. İnsan adayının boyu 13 mm.’ye ulaşmıştır. Yine de o, başparmağımızın altında kolaylıkla eziliverecek, küçük, âciz, önemsiz bir yaratıktan başka bir şey değildir henüz!
Yedi haftalık ceninde, henüz var olmayan gözlerin kapakları inşa edilmeye başlamıştır. Göz her ne kadar mevcut değilse de, birgün var olacak, üstelik hem kendisi insan yüzünde bir güzellik sergileyecek, hem de dünyanın güzelliklerine o yüzden bir kapı açacaktır. Yüzün belki de en can alıcı unsurunu teşkil eden bu organın korunması da yaratılması kadar önem taşır. Çünkü bu son derecede nazik organ, bakımsız ve savunmasız bırakıldığı takdirde iş göremez hale gelir. İşte o korunmanın birçok unsurundan birini teşkil eden gözkapakları, birkaç milimlik bir ceninde şimdiden kendisini belli etmektedir. Fakat, âşinâ olduğumuz son haline varıncaya kadar, bu kapaklar daha şekilden şekle girecektir. Bir hafta kadar sonra iki gözkapağı birleşir ve birbirine kaynamaya başlar. Bu arada, öne doğru yatık durumda bulunan kafa, hafifçe yukarıya kalkmıştır. Fakat vücudun bütününe göre oldukça büyük bir kafadır bu. Bir insan yüzüne benzer tarafı da pek yoktur. Şu haliyle dünyaya gözünü açacak bir varlık, olsa olsa, bilim kurgu filmlerindeki çirkin uzaylılardan biri olarak uykularımızı kaçırırdı.
Onuncu haftaya erişildiğinde yüz hatları belirmeye başlar. Bu sıralarda ceninin siması bir insan yüzünü andırmaya başlamıştır. Ama hâlâ bu yaratığın görünüşü, bir annenin sımsıcak duygularla göğsüne bastıracağı bir yavrunun sevimliliğinden o kadar uzaktır ki! Bir estetik cerrahî uzmanı, sadece yüzdeki bir iki ayrıntıyı rötuşlayınca ortaya nasıl bir simanın çıkacağından emin olamazken, birkaç haftalık bir ceninin korkunç görüntüsünü bir bebek yüzünde dünyanın en sevimli manzarasına çeviren bir operasyonun kusursuzluğuna şahit mi aranır? Besbelli ki, her hücrenin vücuda gelişi ve sima üzerindeki yerini alışı, çok ayrıntılı bir planın parçasıdır. Ve şu anda, şu vücutta yer değiştirmekte olan herbir zerre, aylar sonra neticesini verecek olağanüstü bir operasyonun içinde bir rol sahibi olarak hareket etmektedir.
Yüzün inşası, sadece onun dış görünüşüne bir şekil vermekten ibaret bir operasyonu teşkil etmez. Gözlerimizin önüne bir insan yüzünün sayısız şiire konu olmuş güzelliğini seren derinin altında, birbiriyle ve bedenin geri kalan kısmıyla bağlantılı olarak faaliyet gösteren sistemler vardır. Kaslar da bunlardan biridir ve on dördüncü hafta civarında şekillenmeye başlar. Ondan yaklaşık bir ay kadar sonra da bu faaliyetler sonucunu yavaş yavaş vermeye başlayacak ve ceninin ağzını oynatmakta olduğu görülecektir.
On beşinci haftada, 130 mm.’ye ulaşmış olan ceninin kafası artık iyice dik duruma gelmiştir. Gözler her ne kadar kafanın ön tarafına doğru kaymış ve asıl yerlerine yaklaşmış olsalar da hâlâ bir insan yüzüne göre aşağıda yer almaktadırlar. Yüzü ve vücudu kaplayan deri saydam haldedir ve altında olup bitenleri karaltı halinde göstermektedir. Yirmi ikinci haftaya eriştiğinde deri saydamlığını kaybeder. Bu arada, ceninin sadece bir yüze kavuşacağı anlaşılmakla kalmamış, farklı bir yüze sahip olacağı da belli olmuştur. Farklı çizgiler, farklı bir şekil ve farklı bir kişilik, yüzün genel heyetinde belirtilerini vermektedir. Bununla birlikte, hiç kimse, ceninin şu anki haline bakarak onun hayata nasıl bir sima ile gözünü açacağını tahmin edemez. Görünmeyen kalem farklı hatlar çizmeye başlamıştır; resmin son hâli ise, kalem sahibinin henüz kimseye açmadığı bir sırdan ibarettir.
Aradan birkaç hafta daha geçer. Yüzün en önemli unsuru, yapısını büyük ölçüde tamamlamış olur. Bunlar gözlerden başkası değildir. Retinasıyla, diyaframıyla, çeşit çeşit hücreleriyle, akılları hayretten hayrete düşüren bağlantılarıyla, kendi başına bir olağanüstü yapıyı teşkil eden ve tek başına bütün evrimci dünyaya meydan okuyan bu organ, şimdilik gözkapaklarının altında, önüne âlemlerin açılacağı ânı beklemektedir. Otuzuncu haftaya erişmiş bir ceninin yüzünde, görünmez kalemin kaşları da resmetmiş olduğu gözlenir. Bu arada gözkapakları birbirinden ayrılmış ve açılmıştır. Kasların içinde olup biten herşey, henüz bu faaliyet alanından görünmeyen aydınlık bir dünyaya yapılacak bir yolculuğun işaretlerini vermektedir.
İki tane yarım hücreyle başlayan macera, aylar sonra yeni bir insan şeklinde noktalanır. Bütün bu olup bitenleri hızlandırılmış bir film haline getirdiğinizde, bir bakıma, insanın âcizliğini dile getiren bir hikâye elde etmiş olursunuz. İnsana benzeyinceye kadar şekilden şekle giren bu yaratığın bütün bedeni bir yana, sadece yüzünde olup bitenler, bu hikâyeyi bütün belâgatiyle görenlere anlatır. Orasında burasında yumrular beliren, çukurlar açılan, çizgiler çizilen, eğilen, bükülen, şişen, büyüyen, bir nokta halinde başlayıp adım adım büyüyen ve büyüdükçe halden hale dönen bu yüz, kendisini çekip çevirene bütünüyle teslim olmuş durumdadır. Kimse onun ne hal aldığını veya alacağını bilemediği gibi, o da kendi üzerinde olup bitenlerden habersizdir, bu olaylar karşısında âciz ve çaresizdir.
Üstelik, bütün bunlar, herbiri yüz binlerce ışık yılı genişliğindeki yüz milyarlarca galaksiden bir tanesinin yüz milyarlarca yıldızından birisinin peşindeki bir küçük gezegenin üzerinde, onun 4,5 milyar senelik ömrünün dikkate bile alınmayacak bir fraksiyonunda nefes alıp veren milyarlarca insandan bir tanesinin bedeninin karanlıklarında olup bitmektedir. Hikâyenin özeti: çaresizlik içinde, hiçlik içinde, âcizlik içinde yokluk içinde, çaresizlik içinde, hiçlik, önemsizlik, âcizlik, hiçlik, önemsizlik, âcizlik...
Yine de bu macera, içinde âlemler barındıran bir hücrenin semâa kalkıp galaksilerin diliyle kutladığı bir yaratılış hikâyesidir. Yaratılanın bu konuda hiçbir tercih hakkı olmamış, yaratılışının hiçbir aşamasında kimse ona fikrini sormamıştır.
İyiki öyle olmuştur.
Aksi takdirde, bizi biz yapan kâinatın en güzel eserini biz yüzümüzde taşıyamazdık.
Bugün birbirimizin yüzünde yahut aynada bize gülümseyen, işte bu çaresizliğimizin güzelliğidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)