Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2008 Perşembe

BÜLBÜLÜN GÜLE MUHABBETİ NE ZAMAN BAŞLADI

İbrâhim aleyhisselâmın, Nemrûd tarafından ateşe atıldığını, ehlî ve vahşî hayvanlar dahî, Allâh Teâlâ'nın ihsân ettiği bir his ile idrâk etmiş oldukları için, onlar da ağlamakta, feryâd etmektedirler.

İşte bülbül ağlıyor. Ve ortasının gülistan oluşundan bîhaber, etrafı hâlâ kor ve alev hâlindeki büyük ateşe doğru koşuyor. Cenâb-ı Hakk, Cebrâil aleyhisselâma emrediyor:

— Yâ Cebrâil koş, Nemrûd'un ateşine doğru uçan bülbülü tut, ne istiyor, sor.

Hazret-i Cibrîl yetişiyor, ateşe varmak üzere olan bülbülü tutuyor ve soruyor:

— Küçük kuş, burada işin ne? Bülbül ağlayarak cevap veriyor:

— Allâh'ın Halîl'ini ateşe attılar; madem ki ben onu kurtarmaya kadir değilim, bâri ben de onunla beraber yanayım, diyorum. Cebrâil aleyhisselâm bülbüle: — Gel, diyor ve İlâhî tecellîyi ona gösteriyor... Bülbül şimdi ne yapsın?.. Feryâdı dinmiştir. Sevincinden mesttir. Dili tutulmuştur. Kıyâmete kadar böyle kalabilir. Cenâb-ı Hakk Hazret-i Cibrîl'e yine emir veriyor:

— Bülbüle söyle: Benden ne dilerse, şimdi dilesin.

— İste bülbül, Rabbinden, ne isteyeceksen iste!.. Bülbül dile geliyor:

— Ben, diyor, kendimi bildim bileli, Rabbimin zikri ile meşgûlüm. İşittim ki, Rabbimin bin bir güzel ismi varmış; ama ben, yalnız yüz birini biliyorum. Diğer dokuz yüzünü de öğrenmek isterim.

Bülbülün dileği, derhal kabul edilmiş, bilmediği Esmâ-i Hüsnâ'yı da hemen öğrenivermiştir. Ve şimdi bülbülün vazifesi var: Hazret-i Cibrîl bülbülü alıyor; nârın, nûr olduğu yere, Hazret-i İbrâhim'in bulunduğu gülistana koyuyor ve ona ırmağın kenarındaki gül ağacını göstererek;

— Bülbül, senin yerin burası, diyor.

Bülbül, güle konmuştur. Ötüyor... ötüyor... ötüyor...

İşte bülbülün güle muhabbeti böyle başlar.

Şimdi o, her seher vakti konacak bir gül dalı bulur, öter, öter, öter... Baygın düşünceye kadar... Bülbülün seher vaktindeki bu hâli, gâfiller uyurken, uyanık âşıklarla beraber, binbir Esmâ-i Hüsnâ'yı tesbih edişidir.

Eğer siz; seher vakti, bülbül ile beraber uyanmış da secdede iseniz, onun sizi zikirde geçmeğe çalıştığını duyarsınız.

Yok, eğer o sizden daha evvel uyanmış, pencerenizin önündeki güle konmuş ötüyor da; siz onun nağmeleriyle uyandı iseniz, biliniz ki o, sizin kalbinizdeki gaflet külünü eşelemekte, oraya kendisinin küçücük kalbindeki büyük aşk ateşinden bir kıvılcım sıçratarak, rûhunuzu tutuşturmak istemektedir. (Hazret-i İbrâhim ve Nemrûd, s. 47-8-9, Fazilet Neşriyat)

9 Nisan 2008 Çarşamba

Ölüm son değildir! / Selim Gündüzalp

Her mevsim yaşanan hadiseler gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle ağırlıklardan kurtulma faaliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve vakti geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar.

İşte birgün bizler de, o tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.

Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen oradan nasıl bir başka hayata kavuşup, gökyüzüne doğru dal budak salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum, nasıl yer üstündeki ağaç hâlini ve güneşli dünyayı idrak edemez, onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.

İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır. Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var olduğunu haykırır durur.

İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların yaradılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin varlığını bildiren en kuvvetli bir ?psikolojik? delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi... İnsanın susaması, suya işaret eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında sezmesi âhiretin varlığına en büyük delildir. Veya en azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.

En küçük bir canlıyı, bir karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlığı tesiri altına alan ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru bir iddia olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.

Zafer Dergisi

Bildiğimiz ve Bilmediğimiz Biz / Ümit Şimşek

Ufuk üstünde bir hüzme belirir önce. Bulutlara bir pembelik yansır aşağılardan. Göğün bir ucu koyu lâcivert iken, diğer ucunda, açık mavi fon üzerinde renkler oynaşır. Bulutlar gelir, geçer. Şekiller her an değişir, renkler her an yenilenir. Ardından, gözleri kör edercesine parlak bir altın sarısı, önce bir nokta halinde belirir. Sonra an be an büyür altın sarısı. Yükseldikçe bakılmaz hal alır.

Bir güneş doğar süzülerek dünya üstüne. Çiçekler açmış, o yana dönmüştür. Kuşlar cıvıl cıvıl onu karşılamaktadır. Yerde can taşıyan ne varsa, gökte süzülenle mutlaka bir alâkası vardır. Hepsi için bir yönden bir müjde taşır güneşin doğuşu. Fakat onlardan herbiri, güneşi kendi aynasında görür. Bir sıcaklık, bir aydınlıktır, o kadar. Bir kuş gözü için, gün doğumunda renklerin bulutlarla oynaşması fazla anlam taşımaz.

İnsan için ise, hadise bunun çok ötesindedir. Tanpınar, “Gümüş leylâkları, kızıl gülleri / Altında sabahın, ufuk çöküyor / Bir geniş çizgiden şafak söküyor / Ve yükselen güneş ince bir duman / Mahmur gözlerini kırpıştırarak / Sende güzelliği selâmlıyor, bak” mısralarıyla tasvir eder gördüklerini. Fakat bu da sabah üstüne yazılmış binlerce şiirden sadece bir şiirdir. Uyanık gözlerle bir fecri seyredenin içinde bir şair uyanıverir. Kimi kelimelere döker gördüklerini. Her kalemden ayrı bir sabah doğar. Her yazılan, okuyanlardan herbirinin hayalinde ayrı bir şekilde canlanır. Seyredenler, yazanlar ve okuyanlar sayısınca farklı sabahlara dönüşür tek bir sabah.

İşin laboratuar boyutunda bu kadar ihtilâfa yer yoktur: 150 milyon kilometre uzaktaki bir yıldızdan gezegenimize ulaşan radyasyonun 400-750 nanometre arasındaki dalgaboylarına isabet eden kısmı, görünen ışık şeklinde gözümüzün alıcı hücreleri tarafından beyne ulaştırılmakta, sodyum ve potasyum iyonlarının yer değiştirmesiyle ortaya çıkan sinaptik reaksiyonlar, bize güneşin doğuşunu haber vermektedir. Şehir şebekesinde suyun dolaşması, bir motorun çalışması, bir damperlinin yokuş tırmanması gibi teknik bir hadise. Üzerine ne şiir yazılır, ne beste yapılır; öylesine objektif, renksiz, soğuk ve donuk birşey...

İnsana haz ve heyecan veren hangi hadiseyi fiziksel boyutta ele alsanız, sonunda varacağınız yer, böyle bir değersizliktir. Yemek, içmek, kavuşmak, ayrılmak, bakmak, seyretmek, dinlemek, koklamak, yorulmak, dinlenmek, uyumak, dokunmak, oynamak, yürümek, yüzmek gibi, fiziksel özelliği galip durumda bulunan faaliyetleri dahi anlam ve duygu derinliğinden soyutlayarak yaşamaya kalktığınızda, bunların—kelimenin tam anlamıyla—yaşanmaz hale geldiğini görürsünüz. İsterseniz, hayatınızdan sadece “içme” fiilini kaldırın: Kana kana su içmek, bir dost sohbetinde bir demli çay yudumlamak, bir akşam üstü yorgunluk kahvesi höpürdetmek, yaz sıcağında buz gibi bir şerbet içmek gibi akla gelebilecek ne kadar haz verici fiil varsa, bunları çıkarın dünyanızdan; onun yerine bir serumla sıvı ihtiyacınızı gidermeye çalışın. Bütün bunlar, fiziksel olarak hiçbir değişikliğe yol açmaz; hayatınız yine sürüp gider. Nihayet böyle bir değişikliği arabanıza uyguladığınızda, fark eden hiçbir şey olmayacaktır. Deposuna benzin doldurduğunuz hortumu isterseniz bir gelin çeyizi gibi işleyin; karşılığında arabanızdan ne bir teşekkür alırsınız, ne de onda bir haz belirtisi gözlersiniz. Canlı olmanın, canlılar arasında da insan olmanın, fiziksel boyuttan çok ötede birtakım boyutları daha vardır. Herşeyi madde ile ve maddenin evrimiyle açıklamak iddiasında olanlar her ne kadar bu boyutlarda olup bitenleri hormonlarla açıklamaya kalksalar da bunda pek başarılı olamadıklarının farkındadırlar. Her sabah doğan güneşi seyreden herbir çift insan gözünün arkasında sinir hücrelerinden farklı birşeylerin yer aldığını kim inkâr edebilir?

Kulakların âlemden toplayıp getirdiği seslerin değerlendirilmesi de, fiziksel boyutta ele alındığı takdirde, tıpkı görme fiilinde olduğu gibi, karşımıza bir dizi sinaptik reaksiyon çıkarır. Silâh sesiyle bülbül sesi arasında, trafik uğultusuyla akarsu şırıltısı arasında, hattâ deprem dalgalarından P dalgalarıyla bir musikî eseri arasında bu anlamda hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi de belli fiziksel özelliklere sahip ses dalgalarıdır ve bunların işitme organı tarafından toplanması da, beyne aktarılması da, orada değerlendirilmesi de mahiyet itibarıyla tamamen aynı fiziksel olaylardan başka birşey değildir.

Kokladığımız, tattığımız, dokunduğumuz şeyler de, duyu organlarımızın gerisindeki âlemlere birer pencere açar. Oradan bakar, oradan tadar, oradan koklar, oradan seyreder, oradan dinleriz. Bilgi ediniriz çevremizden; bunlar da yine aynı fiziksel reaksiyonlarla, sinir hücrelerimizin verdiği evet-hayır cevapları şeklinde depolanır beynimizin bir köşesinde. Fakat biz bu bilgilerde hayret buluruz, hikmet buluruz, adalet buluruz, sevgi buluruz, nefret buluruz. Bunlar ve daha niceleri, binlerce duyguya yol açar dünyamızda. Şaşarız, seviniriz, hayranlık duyarız, üzülürüz, coşarız. Ne bu bilgiler, ne de yol açtıkları, fiziksel olaylar arasında tanımlanabilecek cinsten şeyler değildir.

Bütün bunlar yetmiyormuşçasına, bir de kalb, vicdan, zihin, zekâ, akıl, ruh, hayal gibi düzinelerce kavram, kendi benliğimizin bir parçası olarak karşımıza çıkar. Bu isimler anıldığında neyin kastedildiğini anlarız, ama onların ne olduğunu bilmeyiz, bir tarif de getiremeyiz. İşte bu âşinâlık içindeki bilinmezlik, pek çoklarını inkâra götüren şeyin tâ kendisidir. Fakat inkâr eden dahi, inkârını dile getirirken, yine benliğinin bu esrarengiz yönlerine başvurmaktan başka çare bulamıyor!

Ne var ki, kimsenin inkârı, varlığımızın esrarengiz yönlerini basitleştirmiyor ve bunlara bir açıklama getirmiyor. İdrak edelim veya etmeyelim, bu kâinat ve biz, fiziksel özelliklerimizden başka pek çok şeye daha sahibiz. Nitekim bu sayede oturup bu konuları tartışabiliyoruz.

Ölüm Gerçeği / Selim Gündüzalp

İnsanoğlu binlerce yıldan beri ölümü yok edemedi. Onu öldüremedi. Her gün, dünyaya veda eden binlerce kişinin şahitliği bize bu ölümsüz gerçeği hatırlatıyor.

Çok azımızın özlediği, çoğumuzca istenmeyen ölümden hiçbirimiz kaçamıyor. En kudretli devlet başkanları, en yiğit savaşçılar bile onun karşısında boyun eğdiler. En bilgiç doktorlar kendilerini kurtaramadılar. Ne ilkçağın ölümsüzlük şurupları, ne de günümüzün en modern tıp teknikleri hayatın bu amansız takipçisiyle baş edemiyor. Bütün insanlara eşit davranan ölüm; mevkî, meslek, servet, şöhret, ırk, din, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden bütün kapıları çalmaya devam ediyor.

Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Ölümün de bir nimet olduğunu anlıyoruz. Gerçekten öyle. Eflâtun ona "nimetlerin en büyüğü" derken, hiç de haksız olmayan bir hükmü dile getiriyor olmalı.

Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk-elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Sonsuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, birgün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Herşeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.

Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın formülünü arıyoruz.

Antropoloji, arkeoloji gibi disiplinlerle desteklenen insanlık tarihi, insandaki ebediyet arzusunu açıkça ortaya koyuyor. Tarihçi ve sosyal ilimci Richard Cavendish, insanların eskiden beri bazı tabiî olaylardan hareket ederek âhiretin varlığına dair bazı işaretler çıkardıklarını anlatıyor. Kışla bahar, med ve cezir, geceyle gündüz, güneşin batışı ve yeniden doğuşu, ayın büyüyüp küçülmesi, ipekböceğinin kelebeğe dönüşmesi, çağlar boyu insanlığa öldükten sonrasının da var olduğunu ihtar ederek, ebediyet arzusunu tatmin edegeldi. İlkçağda Mısırlılar güneşi, Yunanlılar da kelebeği âhiretin sembolü olarak kullanıyorlardı. Aztekler de âhiret hayatını sembolize etmek için güneşi kullandılar. Hindular ise, solan çiçekleri dirilişin sembolü olarak görüyorlar. Ölüm sonrasına dair araştırmalarıyla tanınan Elizabeth Kübler-Ross, ölmesi kesin hastaların ekseriyetle kelebeği kendileri için yeni bir hayatın müjdecisi olarak gördüklerini belirtiyorlar.

İnsan ruhu sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün semavî dinler ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çeviriyorlar. Ölümden 190 yerde söz edilen Kur'ân-ı Kerim'de, bütün âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle ilgili.

Bediüzzaman?ın çocukluğunda kendi nefsine dediği bir imtihanı, biz de şahsımız için uygulayalım. Bediüzzaman kendi hayaline, saltanatlı bir milyon sene dünya hayatı ile zahmet içindeki ebedî bir hayattan hangisini tercih edeceğini sorduğunda, "Zahmetler içinde de olsa, bâki bir hayat isterim" cevabını alıyor. Onun buradan hareketle çıkardığı hüküm şöyle:

"Demek en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki (kabiliyet) insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârı ve ebedî saadetlerin envaına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş (yaratılmış) ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhânedir ve âhiretine bir intizar (bekleme) salonudur."

Eski Yunan ve Roma felsefesiyle beslenerek boyutları belirmeye başlayan maddeci anlayış, ölümün yorumunu da değiştirdi. Her düşünceye, her hükme şüpheyle bakan ve gözün görmediğine inanmayan bir yaklaşımla, ebedî bir hayatın varlığı da inkâr edilir oldu. Nitekim zamanla bir din hüviyetine bürünen ve görülenden ötesini reddeden pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, "Ruhu ve ebediyeti aramak, insanlığın tekâmülü içindeki çocuksu bir merhalenin ürünüdür" diyordu. Âhiret inancı "isbat edilmediği için" inkâr edilince, yerini ölümün bir son ve hiçliğe açılan bir kapı olduğu "inancına" bıraktı. Diğer yandan, kapitalizmi besleyen Protestan ahlâkını benimseyen insanlar da, öbür dünyadaki mevkiin, bu dünyada ne yolla olursa olsun en üst seviyeye ulaşmaya bağlı olduğuna inanıyorlardı.

Batıda bilhassa son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyade bir kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı. Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını -ve Batı düşüncesini benimseyen dünya insanlarını- birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan, kurtuluşu intiharda bulan insanlar görüldü. Eski Yunandaki sofestai düşünce "nihilizm" kılığına bürünerek yeniden ortaya çıktı. İnsanın zaten yok olduğunu, yok olan birşeyin bir daha yok olamayacağını telkin ederek, âdeta ölümün verdiği ıstırabı, dehşeti hafifletmek istiyordu.

19. Asır şiirlerinde sonsuzluk iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile gelir. Fakat, korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir. Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme alâmetlerinde aranırken yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil, televizyon, bilgisayar oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi "unutma" âletleriyle ne dünü, ne yarını hatırlamamaya çalışır. Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş olacağı ümitleriyle tesellî bulur.

Bediüzzaman, Batı felsefesinin temellerini ve tezahürlerini eşsiz bir vukufiyetle incelediği "Beşinci Nota"sında, Batının o günkü hâlini, yine ona seslenerek şöyle tasvir eder:

"Senin karanlıklı dehan nev-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş (çevirmiş). Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceyi ısındırmak için yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sûrur ile (sevinçle) beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerinden eblehâne (ahmakçasına) gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat (canlı) senin şakirdlerin nazarında zalimlerin hücumuna maruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhâne-i umumiyedir (bir umumî matem yeridir). Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vaveylâlardır."

Fakat asrımızın ilk yarısında yaşanan iki dehşetli savaş, insanlığa unuttuğu bazı şeyleri hatırlattı. Dünya hayatının gelip geçtiğini, medeniyet fantazilerinin kalıcı olmadığını gösterdi. Ebediyet arzusunu yeniden uyandırdı. Fânî mahbublara gönül bağlamayan fıtrî ?aşk-ı insanî? yi kış uykusundan kaldırdı. Artık yavaş yavaş bu uyanışın tezahürlerini görmeye başlıyoruz. İstatistikler, Batı ülkelerinde âhirete inananların günden güne arttığını gösteriyor. Life After Life gibi, ölümden sonrasıyla ilgili kitaplar ?en çok satanlar? listesinde yer alıyor. Milyonlarca insan, ruhun bedenden ayrı yaşayabileceğini telkin eden deneylere girişiyor. Bir LSD araştırması, uyuşturucu kullananların bir kısmının da, benzeri bir maksat güttüğünü açığa çıkardı. Ayrıca tıpta sağlanan ve hayatta kalma müddetini uzatmaya yönelik gelişmeler, vücut sağlığını korumayı hedefleyen çeşitli metodların gördüğü rağbet, ebedî hayat arzusunun yaşadığımız dünya dışına çıkamayan tezahürleri olarak nazara çarpıyor.

Büyük mütefekkir Muhammed İkbâl'in yıllar önce söylediği gibi, yıkılan dünyanın küllerinden yeni bir âdem ve yeni bir âlem çıkmaya hazırlanıyor. Son birkaç asırda dünya imtihanında felsefesinin sözlerine kulak veren insanlık, görmediğini inkârın kendi yaratılışıyla çelişmesi sonunda yaşadığı kaosu aşmak için ilâhî vahye yöneliyor. Hayatı yeniden keşfediyor. Ölümün, yaratılışın gerek ve gerekçelerini hatırlattığı ama dehşet vermediği huzurlu bir hayatın eşiğine adım atıyor.

Perspektifi dünya genelinden alıp, bir de kendimize çevirelim. İmtihan sırrı, hepimizi bir tercihle karşı karşıya bırakıyor. Âhireti kabul veya reddetmek elimizde. Ölümü bütün dostlarımızdan, sevdiklerimizden, herşeyimizden bizi ayıran bir darağacı veya gelmiş geçmiş bütün dostlarımızla yaşayacağımız bir hayata açılan kapı hükmüne getirmek bize bağlı.

Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu netice vermeyecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah'ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sayede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak.

Yoksa şu perişan dünyada başıboş insanlar arasında, meyvesiz bir hayatta, sahipsiz, koruyucusuz bir şekilde bütün dünyaya sultan olsak kaç para eder? Bütün dünya saltanatı bize verilse, hergün dünyaya veda eden yüz binlerce şahidin bize verdiği "yok oluş" endişesinden gelen elem ve acıyı kaldırabilir mi? Elbette kaldıramaz. İşte bundan sonraki sayfalarda yer alan yazılar bu arayışın ve seslenişin bir ifadesidir.


Zafer Dergisi

İç Dünyamızda Mesajlar / Selim Gündüzalp

Seneler önce, bir psikoloji dersi sonrası samimi bir hava içinde, hocamıza şu soruyu sormuştuk: "–Bazı yerlere kesinlikle ilk defa gittiğimizi bildiğimiz halde, sanki orasını daha önce görmüş veya yine ilk defa yaşadığımız bir hadiseyi sanki daha öncede yaşamış gibi olmaktayız... Hem önceden düşündüğümüz şahıslar bir zaman sonra aynıyle karşımıza çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Siz bu konuda, bize neler söyleyebilirsiniz.


Hocamızın cevabı bizi hayrete düşürmüştü: "Çocuklar psikoloji ilmi, bu konuyla daha yeni ilgilenmeye başlamıştır. Fakat ben sizi, böyle konularla uğraşmayacak kadar medenî görüyorum!" Buraya bir nokta koyup, o zaman alamadığımız cevabı şimdi beraber arayalım. • • •


Önsezi nedir?

Bütün hayatî fonksiyonları sadece beyinle izah etmeye çalışan maddeci felsefenin talebesinin bu örtbas gayretini, yıllar sonra şu satırlarda bulduk. Dinleyelim; "Eğer insan bir fotoğraftan ibaret değilse ve hareket eden bir mankenden farklı ise, onun beyninin ardındaki kişiliği aramak zorundayız... Batılıların subanaliz dedikleri kendi kendi ile konuşma nasıl başarılabilmektedir? Bizden içeride olan asıl ‘ben’ kimdir? Hani darda kaldığımızda problemlerimizi danıştığımız iç spiker kimdir? İçimizdeki hangi gizli kuvvet bizi sevmeye ya da nefret etmeye zorlamaktadır. Asıl önemlisi, devamlı alışverişte bulunduğumuz bu iç dünyadaki ‘ben’, ölüm konusunda daima ölümsüzlüğü telkin etmektedir. Dış kalıbımızın ardında bir başka kişiliğimiz var. Derinlerde esrarengiz bir gerçek dünya var. Böyle bir dünyanın varlığını ispatlarsak, ölümden ötede bir hayatın varlığına ait başka bir isbat şekli daha ortaya çıkmış olacaktır. Bir hadisenin madde ötesi olması için zaman ve mekân mefhumlarının ötesinde cereyan etmesi gerekir.”1 İnsanın madde ötesi kişiliğinin en açık ispatı ise ‘önsezi’ veya ‘hiss-i kablel vuku’ dediğimiz, olacak hadiseleri daha önceden sezebilmek özelliğidir.

Mesele şimdi daha iyi anlaşılmıştır herhalde. Evet, yakın zamana kadar insanın madde yapısının ardında gizlenen sırlar, ilim dünyasına kapalı sayılmaktaydı. Ancak telepati, biomanyetik alan, telekinezi, önsezi gibi meseleler büyük bir merakla ilim dünyasında incelenmeye başlanınca, insanın iç dünyasına pencereler aralanmış, buradan onun yüceliği görülmeye başlanmıştır.

Hemen hemen bir çoğumuz olayları önceden garip bir şekilde farkettiğimizi sezmişizdir. Tarif edemediğimiz bu duygu fırtınası iç dünyamızdan gelen bir mesaj gibidir. Önsezinin temel özelliği, bir olay başlamadan evvel bize işaret veren duygu oluşudur. Âniden sıkılma ya da sevinç şeklinde akseder. Önseziye benzeyen birtakım olayları önsezi ile karıştırmamak gerekir. Meselâ sevdiğimiz bir insan bizi andığı ya da bulunduğumuz şehre geldiği zaman daha onu görmeden hatırlamamız, önsezi değil bir telepati olayıdır. Buna benzeyen bir olay da, hayvanların bazı olayları önceden haber vermeleridir. Depremlerden, fırtınalardan önce hayvanlarda görülen huzursuzluk, onların bağırmaları önsezi gibi gösterilmek istenir. Aslında hayvanların bu reaksiyonları, önceden başlayan elektromanyetik bir yayılmayı uzaktan farketme kabiliyetidir. Fırtına veya deprem ortaya çıkmadan kısa bir zaman önce, büyük maddî değişiklikler olur. Bu değişmeler sırasında elektromanyetik dalgalar yayılır. Hayvanların hissettikleri ancak bu fizikî hadiselerden ibarettir. Nitekim Japonya'daki araştırmalar, hayvanların çökme depremlerini daha önceden hissedemediklerini ispatlamıştır. Çünkü burada olay âni olur ve elektromanyetik dalgaların yayılışı hayvanlara yansımaz.2



İç güdü mü, sevk-i İlâhi mi?

Meselenin ruhî olduğu kadar ilâhî cephesine de geniş yer verenlerede rastlamaktayız. Meselâ Bediüzzaman Hazretleri ‘Mektubat’ adlı eserinin 28.Mektubunda meâl olarak, "Hiss-i kablel vuku (önsezi) az veya çok herkesde vardır. Hatta hayvanlarda dahi vardır" diyor. Bediüzzaman, önseziden başka halen mevcut olup da bildiğimiz maddî ve mânevî duygulara ilaveten insanda ve hayvanda onu şevk ile sevkeden, harekete geçiren bir başka hissi de ilmen bulduğunu belirtiyor. Ancak felsefeciler bu hisse, hata ederek ahmakçasına ‘sevk-i tabii’ yani ‘içgüdü’ diyorlar, aslında bunun yaradılışa konan ilâhî bir program olması gerektiği kaydedilerek muhtelif misâller veriliyor. Meselâ: Kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderi ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur." deniliyor.

"Hem ruy-i zeminin sıhhıye me'murları hükmünde ve bedevî hayvanatın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi akillü'l-lahm (et ile beslenen) kuşlara, bir günlük mesafeden bir hayvan cenazesinin vücudu, o sevk-i kaderi ile ve o hiss-i kablel vuku ilhamiyle ve o saika-i İlâhi ile bildirilir ve bulurlar.

Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderi ile ve o saika ilhamiyle döner, yuvasına girer. Hatta herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki; birisinden bahsediyorken, âni kapı açılarak, tahminin fevkinde aynı adam gelir.” Bediüzzaman son olarak meseleyi "kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur, çünkü kurt geliyor." şeklinde bir ata sözüyle bağlıyor.

Evet, önsezi umumiyetle sıkılma ve sevinç şeklinde kendini gösterir demiştik. Meselâ bir yolculuğa çıkmaya karşı reaksiyon ve sonunda meydana gelen bir kaza gibi. Batı kaynaklı yayınlarında önseziye ait misâller umumiyetle uçak kazaları sebebiyle verilmektedir. Bineceği uçağın, otobüsün veya trenin vs kaza geçireceğini sezen ve binmeyen kimselerin kurtuldukları oldukça sık rastlanan hadiselerdir.


Tesadüf yok

Demek ki: Her insan hiss-i kablel vuku ile ve taşıdığı çok özel çok ilâhî bir duygu vasıtasıyla, herhangi bir hadisenin veya düşündüğü bir insanın gelmesini apaçık olmasa da, kısmen hissedebilmektedir. Yalnız ruh, hissettiğini bildirmemek şartıyla tabii... Zaten aklın şuuru böyle âni ve ince meseleleri birden kavrayamadığı ve kuşatamadığı için, insan hissettiği böyle bir ihtimali konuda kasden konuşamaz, konuşsa da elinde olmayarak ihtiyarsız bahseder. Feraset sahipleri ise, keramet gibi olacak şeyin yaklaştığını veya geldiğini beyan ederler. Maneviyat büyüklerinde ise, bu hiss-i kablel vuku çok fazla inkişaf eder ve eser ve tesirlerini keramet şeklinde gösterir.

Kısacası; İnsandaki her duygu bir başka âlemi bildirdiği gibi, ‘hiss-i kablel vuku'da’ ruh penceresinden madde ötesine açılmakta, yani buradan sonsuz bir âlemî seyretmekte ve gördüklerini kısmen açık, kısmen şifreli olarak haber vermektedir.

Yazımızı yine bu konunun geçtiği Mektubat’tan aldığımız bir cümleyle son veriyoruz: "En cüz'i hadisat dahi vukua gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hadisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir." 3

1-Dr. Halûk nurbaki, Ölüm ve Ötesi
2- Sinan Onbulak, Ruhî Olaylar
3- Bediüzzaman, Mektûbat


Zafer dergisi

Bir Kitaptır Kainat / Ümit Şimşek

Bir kitaptır kâinat; açılır ve sayfa sayfa, satır satır okunur. "Kitap" sözüyle, aslında bir benzetme kurmuş olmuyoruz; çünkü kâinat ve içindekiler, gerçekten de "okunmak" üzere düzenlenmiş birer kitaptan başka birşey değil. Hangi şeye ve hangi olaya göz atsak, daha ilk bakışta bunu rahatça görebiliyoruz: tıpkı bir kitabın okunmak üzere yazılıp basıldığını daha ilk bakışta herkesin gördüğü gibi—aynı kesinlikle, aynı kolaylıkla. Ne var ki, Batıdan edindiğimiz başka türlü alışkanlıklarımız, bu gerçeği sadece ilk bakışta değil, sonraki bakışlarımızda da görmemizi zorlaştırıyor. Ve biz, sonunda, kitabın okunmak için yazıldığını ispat etmek gibi bir külfetle karşılaşabiliyoruz.

Bugün bilim olarak bellediğimiz her ne varsa, hepsi de varlığını kâinattaki muhteşem düzene ve sanata borçludur. Kâinat kitabını satır satır tercüme etme girişimleri, bugünkü yüzlerce bilim dalını doğurmuştur. Ne var ki, Batı kaynaklı bilimler, bize kitabı okuyanları tanıtırken, yazan hakkındaki bilgileri sistematik bir biçimde gözlerden uzaklaştırır. Üstelik bununla da yetinmez, Kâinat Yaratıcısının yerine ikame etmek için kendi yaptığı putların varlığını peşin bir hüküm olarak kabul eder ve kâinatta ap açık delilleri görünen isim ve sıfatları bu putlara yamayıverir. Herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren bir ilim sıfatının ayırd edici özelliği, tabiatta aranır. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde göz kamaştırıcı bir şekilde eserini gösteren irade sıfatının tercih edici özelliği, tabii seleksiyon adı verilen, ne olduğu bilinmeyen ve aslında varlığı dahi kendilerinden menkûl olan bir garip varlığa atfedilmiştir. Yine herşeyi kuşatan ve herşeyde eserini gösteren kudret sıfatının tesiri, maddenin kendisinde, tesadüf ve mutasyon gibi kavramlarda aranmaktadır. Yine bu sıfatlar kadar varlıkları aşikâr olan rahmet, şefkat, muhabbet, adalet gibi sıfatlar ise, gerçek sahibinden başka bir aday bulunamadığı için yokluğa mahkûm edilmiştir. Hikmet ve sanat, aşikâr şekilde görülür ve kopyalanır; yahut taklit edilmeye çalışılır. Fakat bu kavramlardan ancak taklitlerinde söz edilir; asıllarında ise sistemli bir şekilde görmezlikten gelinir. Kâinatta Yaratıcının eserini görmemekte yahut göstermemekte direnenleri, kâinattaki hikmet ve sanatın harikulâdeliğinden söz ederken pek göremezsiniz. Çok sıkıştıkları yerde "Tabiat en iyisini bilir" deyip geçerler. İlmi herşeyi kuşatan bir Yaratıcı kabul etmekte zorlananlar, herşeyi bilen bir tabiatı bize yutturmaya çalışırken hiç de zorlanmışa benzemiyorlar!

Yıllarca süren bir eğitim tarzı ve son derece yaygın bir kampanya ile desteklendiği zaman, mantıksızlıkların en kepazesi dahi bir hayat tarzı olarak benimsenebilmektedir. Kâinat ve içindekilerin bir var edicisi olduğunu her seferinde yeniden ispat etme gibi bir yükümlülüğün inananlar üzerine yıkılmaya çalışılması bu yüzdendir. Bunlar, kira ödemeye niyetleri olmadığı için, girdikleri yerin malikiyetine, gerçekte var olmayan—ve dolayısıyla borçlu kalmayacakları—ortaklar icad eden ve her aybaşı ev sahibinin ev sahipliğini yeni baştan belgelendirmesini isteyen yüzsüz kiracılardan başka birşey değildir.

...


Etrafımızdaki varlıkları birer sanat eseri olarak görmek için şu veya bu açıdan bakmaya, dünyamızda olup bitenleri şu veya bu şekilde yorumlamaya hiç gerek yoktu. Sadece bakışımızı sınırlandıran ön yargılardan kurtulmak ve şartlanmamış taze bir zihinle çevremize bakmak yetiyordu: Karahisarî’nin bir hattını sanat eseri olarak görmek için farklı bir bakış açısına ihtiyaç bulunmadığı gibi.

Sanat orta yerdeyse, sanatkârın varlığı hakkında tartışma açmak için de bir sebep yoktur. Bu konuda eğer bir delil getirilecekse, bu, sanatkârın yokluğunu iddia edene düşer. Bu bahsi kapatmadan önce, kimin neyi belgelendirmesi gerektiği üzerinde de birkaç madde ile kısaca durmakta yarar görüyoruz—tâ ki, zaman zaman karşımıza çıkması kaçınılmaz olan ispat çağrıları karşısında, hasmımızın burnuna bu listeyi dayayalım:

1. Kâinatın veya içindeki herhangi birşeyin bir yaratıcı olmadan var olduğunu iddia eden, bu iddiayı ispat ile yükümlüdür. Çünkü tabiat kanunlarının işleyişi ve normal bir muhakeme, sanat eseriyle beraber mutlaka bir sanatkârın varlığı sonucuna bizi zarurî olarak götürmektedir. "Bu genellikle doğru olabilir, ama kâinat ve içindekiler, özellikle canlılar sözkonusu olduğunda durum farklıdır" şeklinde bir iddia ile ortaya çıkan, hemen arkasından "Niçin?" ve "Nereden biliyorsun?" gibi soruları da maddî delillerle desteklenmiş bir biçimde cevaplandırmak zorunda kalır. Bu ispat yükümlülüğü, sakat bir iddiayı sürekli olarak tekrarlamak ve karşı tarafı ispata çağırmakla ortadan kalkmaz.

2. Böyle bir iddia, her sanat eseri, yani kâinattaki her varlık için ayrı ayrı ispatlanmak zorundadır. Çünkü tesadüfen birşeyin ortaya çıkması, tesadüfen herşeyin ortaya çıkmasına delil olmaz. Tesadüf bir mekanizma veya bir kanun değildir. İlk atışınızda yazı gelmesi, daha sonraki atışlarınız hakkında hiçbir fikir vermeyecektir; kaçıncı sefer atarsanız atın, her atışta her iki ihtimâlin şansı da yine baştaki gibi kalır. Çünkü bu atışlar arasında bir bağlantı yoktur. Tesadüf ve failsizlik iddiası da varlıklar arasındaki bağlantısızlığı kendisine dayanak yapar; birşeyin yokluğu, kendi varlığına delil teşkil edemeyeceği için, varlıklar arasında birbirinin tesadüfüne destek verebilecek bir tesadüf iddiasından söz etmek de mümkün değildir.

3. Bir Yaratıcı yerine tesadüf, mutasyon, tabiat, sebep, içgüdü gibi faillerden söz etmeyi tercih edenler, bu kavramlar ile bunlara yakıştırılan fiiller arasındaki bağı ispat etmek ve bu failin bu fiili yaratabilecek özelliklere sahip olup olmadıklarını açıklamak yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Veya, bu kavramlara isnad ettikleri fiilleri ve bu fiillerin gerektirdiği özellikleri alt alta sıraladıktan sonra, bir kenara geçip en azından şu soruya cevap vermelidirler: "Sakın bu özellikler, varlığını kabul etmek yahut adını vermek istemedikleri bir Yaratıcının özellikleri olmasın?"

İspat yükümlülüğünü böylece karşı tarafa atmak, bu işin zorluğundan doğan birşey değildir. Zorluk, hatta imkânsızlık, failsizlik iddiasında bulunanları bekleyen bir âkıbettir. Onların haksız da olsa ispat çağrılarına cevap vermekte ise hiçbir güçlük bulunmamakla birlikte, her defasında ve sürekli olarak başa dönüp durmanın, bizi kâinat kitabını doyasıya okumaktan ve onun mânâ ve haz derinliklerine dalmaktan alıkoyacağı da açıktır.

Bizim yapacağımız araştırma ve gözlemler ise, sanatkârın var olup olmadığını anlamaya değil, o sanatkârı daha doğru, daha yakından ve etraflıca tanımaya ve onunla bir sohbet içine girmeye yönelik olacaktır. Yoksa, her seferinde dünyanın yuvarlak olduğunu yeni baştan ispat etmeye, yahut Selimiye’nin hikâyesini anlatmak için dünyanın başlangıcına dönmeye hiç mi hiç gerek yoktur!

Sorular Cevaplarını Bulduğunda

Hepimiz, seçme yeteneğine malik birer insan olarak, inanmak ile inanmamak arasında bir tercih yapabilecek durumdayız. Fakat bu, sağa veya sola dönmek gibi, birbirine çok yakın görünen iki şık arasındaki bir tercihten ibaret değildir. Her iki fiil arasındaki farklar, özellikle bir Yaratıcıya inanmak sözkonusu olduğu zaman, bir olumsuzluk ekinden çok daha öteye uzanmaktadır.

İnanmamak, bu tercihler arasında en kolay ve basit yolu teşkil eder. "İnanmıyorum" şeklindeki bir iddia, bu tercihi belirtmek ve bazan da ispat etmek için yetebilir. Bu sözle, bir konuyu ilgi alanınızın dışına çıkarmış ve kendinizi, o konuda bilgi toplamak, delilleri öğrenmek, ikna olmak, eleştirileri cevaplandırmak gibi yükümlülüklerden bütünüyle kurtarmış olursunuz.
Başka bir deyişle, inanmayan kişi, inanmadığı şeyi, bu iddiasıyla, cehalet branşı içine almış olur. Cehalet ise, bütün insanların bir bakıma ortak özelliğidir. Will Rogers, "Hepimiz cahiliz," der. "Sadece branşlarımız farklı." Nihayet, bir tıp otoritesinin nükleer fizikte, bir astronomun bahçe bakımında cahil kalmış olmasını kimse ne yadırgar, ne ayıplar. İnanç konusu da bir kişinin cehalet branşını teşkil ettiği zaman bunu yadırgamamak gerekir. Meselâ, Nobel Ödülü sahibi bir bilim adamının inanmayışı ile sıradan bir insanın inanç karşısındaki kayıtsızlığı arasında mahiyet itibarıyla bir fark olmamalıdır; çünkü her ikisinin de "inanılmayan şey" konusundaki bilgi seviyesi, aşağı yukarı sıfır civarında eşitlenir; yani, sıfatları ve başka konulardaki bilgi ve becerileri ne olursa olsun, burada beraberce bir cehalet branşını paylaşırlar.

Ne var ki, bu konudaki değerlendirmelerimizde her zaman aynı standardı tutturduğumuzu söyleyemeyiz. Çoğu zaman, bir kısım isimlerin şöhreti veya farklı bilim dallarındaki ünvanları bizi aldatır. Ve biz, ünlü bir biyologun veya popüler bilim yazarının inkârında boş yere otorite izi ararız.

Oysa inkâr, reddetmektir, kabul etmemektir. İnkâr etmek için gözünü kapamak, kulağını tıkamak, başını çevirmek ve "İnanmıyorum" demekten başka pek az şeye ihtiyaç vardır. İnanmak ise, bunun çok ötesinde şeyler ister.

"Kime inanıyorum? Niçin inanıyorum? Nasıl inanıyorum?" gibi sorularla başlar inanan adamın macerası.

Sorular cevaplarını bulduğunda, inanan adam yeni soruların peşine çoktan düşmüştür bile.

Onun "İnandım" dediği an, bir yolculuğun sonu değil, ancak başlangıcıdır.

Sonrası, inandığını tanımakla geçer.

İşte onun için bu dünya üzerinde bir güzelliğin peşine düşürülmüştür insan.

Niçin Herşey Bu Kadar Güzel / Ümit şimşek

Eğer yumurtadan henüz çıkmış bir civcive dikkat edecek olursanız, ilk olarak sizi etkileyecek şey ne onun işitmesi, ne görmesi, ne tüyleri, ne sesidir. Adını ister koyun, ister koymayın, o varlığın bütününde ortaya çıkan bir sevimlilik, bir tatlılık, bir sıcaklık vardır ki, görenleri büyüleyiverir. Onu avucunuza almak, tutmak, okşamak, sıkmak, öpmek istersiniz. Hattâ bütün bunları yapsanız, yine tatmin olmazsınız. Bir küçük civciv, kalbinizden ve ruhunuzun derinliklerinden pek çok şeyi peşi sıra sürükler, yine de daha fazlasını ister. Nedir o sizi bütün varlığınızla büyüleyen, kalbinizi ardından sürükleyen şey? Nasıl birşeydir o sıcaklık? Az öncesine kadar hiç görmediğiniz, bilmediğiniz bir küçücük can parçasıyla görür görmez sizi tanıştırıp kaynaştıran nedir?
Başlangıcıyla omletlik bir yumurta sarısı, sonu itibarıyla bir dünya dolusu muhabbet—eğer o şeyin maddesini soruyorsanız.

Eğer o mektubun anlamını soruyorsanız, bir çağrı.

O dile gelen bir güzelliktir, kaynağını anlatır. O cisme bürünmüş bir sevgidir, kaynağına çağırır. O tepeden tırnağa bir şefkattir, bir dünyayı anlatır.

Eğer herşeyi bütün incelikleriyle bilen, herşeyi bildiğini size bildirecekse, bunun sayısız yolları vardır. Niçin civciv gibi mâsum ve muhteşem bir güzelliği seçsin?

Eğer civciv tek başına kanaat vermiyorsa, çevirin gözünüzü kâinatın herhangi bir köşesine. Ovaları, dağları, denizleri, ormanları dolaşın. İster tek tek, isterse toplu olarak bakın gördüklerinize. Hangi şeye dikkat etseniz, o güzelliğin ayrı bir pınar halinde akıp geldiğini göreceksiniz. Dünya gibi milyonlarca gezegeni yutacak büyüklükteki dev alev topları bile semada dizilirken o dehşeti bir yana atmış, en tatlı ve renkli tebessümlerini takınmışlardır. Bütün kâinat, bir sınırsız güzelliğin ve bir sonsuz muhabbetin tebessümüyle belirir karşınızda. Ama tek bir tebessüme razı olmaz o sonsuzluk. Onun için yerde ve gökte bu kadar çok şekilde karşımıza çıkar. Bazan bir gül olur, bazan bir gün batımı, bazan bir yıldız, bazan bir bahar, bazan deniz, bazan bir dünya, bazan da bir civciv.

İşte, bir yumurta sarısını bir âleme çeviren sır burada saklıdır. O sır, bir kâinat dolusu maddeyi de yıldızlarıyla ve çiçekleriyle, dağları ve denizleriyle sürekli olarak gülen ve görünmez âlemlerden nimetler taşıyıp sayısız nefislere sunan bir dünyaya çeviren sırrın tâ kendisidir.

İşte, civcivin tüyleri üzerinde fırça darbelerini gördüğünüz tasvir edici ismi tecellîye sevk eden, o güzelliktir.

Civcivin ses tellerinden bir muhabbet bestesini bize sunan fiillerin ve isimlerin arkasında da yine o güzellik vardır.

Civcivin herbir zerresini bir uçuş için plânlanıp yaratılışında, yine bir sınırsız ilmin sonsuz güzelliği belirir.

Hayat zaten bir güzelliktir ki, toprağın derinliklerine varıncaya kadar bu gezegende sızmadık bir yer bırakmamıştır.

Hangi fiilin, hangi ismin ışığı altında kâinata bakacak olsanız,onu bir güzellik ve bir muhabbet rengi altında seyretmiş olursunuz. Bütün varlık âlemine yayılmış ve onun her tarafını istilâ etmiş olan o güzellik ve o muhabbet, bazan süzülür, süzülür, avuç içi kadar bir yaratıkta hemen hemen bütün özelliklerinden parıltılar taşıyacak bir şekilde beliriverir.

O an, bir civcivin gagasıyla yumurtayı deldiği andır.

O yumurtadan çıkanın bizi büyüleyişi ondandır.

Onu sevmekle, okşamakla, öpmekle doymayışımız bundandır.

İnsan kalbini bir küçücük yaratığın peşinden sürükleyen sır da bundan başkası değildir.

Mektuplar açılıyor

Bir civciv bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, canlandırılmış, seslendirilmiş, gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.

Ve bir çağrıyla biter mektup.

Gül dalında açan bir tomurcuk, bir mektuptur. Özenle yazılmış, süslenmiş, renklendirilmiş, bir parfüm sürülmüş ve gönderilmiştir. Gönderenin adıyla başlar. Her sayfasında Ondan haberler verir. Bütünüyle ve ayrı ayrı her satırıyla, her kelimesiyle bir sınırsız güzelliği anlatır, bir muhabbet akıtır okuyanlara.

O da bir çağrıyla biter.

Düşen bir yaprak bir mektuptur. Esen rüzgâr bir mektuptur. Koşuşan bulutlar birer mektuptur. Bir ot, bir kuzu, bir akarsu, bir yıldız, bir mercan kayalığı, bir dağ yamacı, bir karınca, bir kartal, bir galaksi, bir hava zerresi—varlık âleminde ne varsa, hepsi bir mektuptur. Hepsi bir münezzeh güzellikten haberler taşır kendi diliyle, herbiri bir muhabbet deryasından pınarlar akıtır kendi halince.

Ve hepsi bir çağrıyla biter.

İnsan hangi bir güzelliğin peşine takılsa Onu bulur—eğer sağa sola sapmazsa.

Balarısını tâ uzaklardan çağıran ve renkleriyle desenleriyle, onu nektarın kaynağına kadar çeken çiçekler gibi, kâinattaki san’at eserleri de insanı kendisine çağırır, ona sayfalarını açar, okuta okuta onu bir muhteşem güzelliğin kaynağına çeker.

Bu çağrılar her zaman, her yerde, her tarafımızdan tekrarlanır, durur. Fakat biz yanlış çiçekleri koklama alışkanlığımız yüzünden, çoğu defa yolumuz üzerindeki binlerce çiçeğin tebessümünü görmeden gelir geçer, nereye davet edildiğimizin farkına bile varmayız.

Oysa çağırıldığımız yer, hemen yanıbaşımızdaki cennetten başkası değildir. Ve insan olmanın farkını dolu dolu yaşayabileceğimiz yer de hemen burasıdır. İnsan olmak ise, bir beşer olarak sahip olduğumuz maddî vücudun ve onun yeteneklerinin ötesinde, Yer ve Gökler Rabbinin bu âlemdeki çok özel bir konuğu olmak ve Onun çok özel iltifatlarına erişmek gibi bir anlamı ifade etmektedir. Çünkü kitabımızın ilk bölümlerinde ele aldığımız ve kâinat ile insan üzerindeki tecellîlerini karşılaştırmalı olarak incelediğimiz “terbiye” hakikati, insanın böylesine özel bir görev için hazırlandığını ve donatıldığını göstermektedir. Bu özel görev ise, kendi Yaratıcısının sıfatlarını ve şuunatını tanımaktan daha aşağıda bir iş değildir. Bundan daha aşağıdaki hangi meşgale insan hayatı önünde bir hedef olarak konsa, onun değerini hiçe indirmiş sayılabilir.

“Civcivin sevimliliğinin arkasında bir rahmet, bir muhabbet, bir güzellik var” diyebilmek için, yahut böyle birşey söylendiğinde anlayabilmek için, insanın sahip olduklarına sahip olmak gerekir. Gül bir güzelliği sergiler, ama neyi sergilediğini bilmez. Bülbül neye âşık olduğunu bizim kadar bilmez. Civcivin dile getirdiğini, yıldızların tasvir ettiğini, sabahın ve gecenin, baharın ve kışın gösterdiklerini anlayacak olan o varlıkların kendileri değil, insandır. Şurası rahatlıkla söylenebilir: Eğer dünya üzerinde insan olmasaydı, yerde ve gökte beliren bu muhteşem maddî ve manevî güzellikler bir seyirci ve yorumcudan mahrum kalırdı.

İşte biz, öylesine bir yer işgal ediyoruz kâinatta.

Kâinatta ne tür bir güzellik varsa hepsinden bizim bir nasibimiz var. Onları en ince noktalarına kadar görebiliyoruz, tadabiliyoruz, işitebiliyoruz, hissedebiliyoruz, yaşayabiliyoruz.

Sadece kendi yaşadıklarımızla da yetinmiyoruz. Önlerine kerem sofraları dizilmiş kafile kafile canlılar gelip geçtikçe dünyadan, biz de onların hazzını görebiliyor, hattâ hepsini bir arada hayal edebiliyor ve kendi hazlarımıza ekleyebiliyoruz.

Hepsinden önemlisi, şu kâinatta maddî bir güzellik olarak her ne varsa, hepsini tek tek zevk ettiğimiz gibi, hepsinin dayandığı hakikatleri ve manevî güzellikleri de biliyor ve zevk edebiliyoruz. Yani, cesedi tanıdığımız gibi ruhu da tanıyoruz. Bir civcive o sevimliliği veren, anneyi şefkatle âbideleştiren, goncayı kat kat güzellikler içine saran hakikatlere âşinâyız. Güneşin doğuşunu seyretmekle kalmıyor, onu şiirle de anlatabiliyoruz. Yer ve gök ile içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih ediyor; ama bir tekbiri bir muhteşem musikiyle göklere nakşeden bir Itrî yalnız bizim aramızdan çıkıyor.

İşte bu âşinâlıklar, bizi doğrudan doğruya Ondan gelen hitaplarla baş başa bırakıyor.

(Kaf-Nun kitapları-3 den alınmıştır.)

Evde yenen akşam yemeğinin fiyatı veya ısmarlama mutluluk

Bazı lüks restaurantlar vardır...

Bazı lüks oteller...

Orada parayı yediğiniz yemeğe değil, güya aldığınız hizmete ödersiniz. Orada masa örtüleri pahalıdır. Orada garsonların aylıkları yüksektir. Oradaki porselenler, çatal kaşık takımları ithâldir.

Sıradan vatandaş mönüden bir şey anlamaz. Çoğu zaman yabancı dil bilmek bile kâfi değildir.

Ve yemekler lezzetli değildir. Oraya gidenler bunu umursamaz.

Umursayamaz.

Farkedemezler çünkü.

Mide ile işkembe arasında fark vardır çünkü.

Oralar midenin değil, komplekslerin tatmin yerleridir.

Bazı lüks restaurantlar dedim.

Hepsi değil tabii.

ooo

Bazı lüks insanlar vardır.

Etiket kokarlar.

Gözlükleri pahalıdır. Çakmakları ve saatleri de... Uzaktan baktığınız da -eğer hareket etmiyorlarsa- saygıdeğer insan görüntüsü verirler. Ama en ufak hareketlerinde veya konuşmalarında bir mızrağın boşu boşuna çuvala sokulmak istendiğini farkedersiniz.

Bir şeyler akar, bir şeyler dökülür. Tablo bozulur. Manzara sırıtır.

Yerli yerinde olmayan bir şeyler vardır.

O pahalı gözlüklerin, saatlerin, gömleklerin ve kıyafetlerin mağaza vitrinlerindeki cansız mankenlerde bile daha sıcak, daha anlamlı durduğunu düşünürsünüz. Şıklığı aksesuarlar sağlıyorsa, içindekinin şık olmadığı gerçeği ortaya çıkar.

İşin kötüsü onlar bunu da farkedemezler.

Oldu zannederler.

Oldum zannederler.

Bazı lüks insanlar vardır.

Etiket kokarlar.

Hepsi değil tabii.

Bazı evler vardır.

Geniş evler... Gösterişli evler... Zengin evler...

Eşyaları topluca alınmıştır. Dekoratörlere danışılmıştır. O eşyalar kıyafetler gibidir. Modaya ve mevsime göre değişirler. Eşyalar eskime asaletini yaşayamazlar...

O eşyalar yaşamazlar.

O eşyaları yaşayan da yoktur.

Bazı evler vardır.

Lüks oteller gibidir.

Akşama tarhana pişiren, çorbanın yanına sürpriz hazırlayan anne yoktur.

Akşama evdekiler için üç-beş bir şeyler almanın telaşı ve gayreti içinde eve dönen baba yoktur.

Akşam babasını gözleyen çocuk veya çocuklar ve akşam yemeğini mutluluğa dönüştürecek aile duyguları yoktur.

Bazı lüks evler vardır; lüks oteller gibidir...

Hepsi değil tabii...

ooo

Bazı lüks evler, bazı lüks restoranlar ve bazı lüks insanlar vardır. Bu üçgenin derininde yaşanan ortak kader mutsuzluktur.

Çaresini bir türlü bulamazlar. Bir türlü satın alamazlar.

Ve farkında oldukları ama çaktırmadıkları tek şey de budur: Mutsuzluk..

BİR ACZİN HİKAYESİ / Ümit Şimşek

Ey insan, kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan ne?

O Rabbin ki seni yarattı, düzene koydu,

sana kendi dilediği gibi bir şekil verdi.

İnfitar Sûresi, 6-8


BİR YÜZÜN macerası iki yarım hücreyle başlar. Bunlardan birisi insan vücudunun en küçük, diğeri de en büyük hücresidir.

İki hücrenin buluşma ânı, bir insan yaratılışının başlangıcını işaretler. Bu, bir âlemin yaratılışından pek de aşağı düşecek bir hadise değildir. Çünkü ortaya çıkacak eser, âlemde güzellik namına bildiğimiz ne varsa hepsinin temel ölçülerini getirip gözümüzün önüne serecektir. Onun için, günlerden herhangi bir gün, herhangi bir anda, yeryüzünün herhangi bir köşesinde bir insan vücudunun inşası başlar başlamaz, hemen oracıkta bir esrarlı dönüş başlar. Zerrelerin, moleküllerin, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, galaksi kümelerinin dönüşüdür bu. Bir Mevlevî semâı, böylece, bir insanın yaratılışını müjdeler.

Döner de döner başlangıçtaki insan hücresi. Sonra bölünmeler başlar. Hücre hızla çoğalır. Bir iken iki olur, iki iken dört. Sonra katlana katlana hücre nüfusu artar. Saatler ve günler birbirini kovalarken, binlerce, milyonlarca, milyarlarca âlem kurulur bir anne vücudunun derinliklerinde. Âlemler birbiriyle irtibatlıdır. Hepsi birden bir vücudu, kâinatın en üstün eserini ortaya çıkaracak şekilde çoğalır ve düzenlenir.

Bir hafta ya geçer ya geçmez; içi boş bir küre gibi, yeni insan adayı, anne rahmine doğru bir yolculuktadır. Buraya varır, duvara yapışır. Aynı anda, akıl almaz bir hızla, yeni âlemler kurulmaya devam etmektedir. Bu arada farklı farklı hücre cinsleri ortaya çıkar. Nasıl farklılaştıkları anlaşılmaz. Farklılaşırlar. Sonra yer değiştirirler. Kimi o tarafa, kimi bu tarafa göçer değişik hücrelerin. Bir heykeltraşın elinde yoğrulan çamur gibi, hücreler topluluğu da halden hale girer ve şekil almaya başlar. Görünürde tesadüfî, karma karışık, alabildiğine yoğun bir faaliyettir sürüp gider. Fakat atılan her adım birbiriyle bağlantılıdır ve henüz görünmeyen bir hedefe yöneliktir.


Embriyonun yüzeyine bakan bir uzman, nereye neyin isabet edeceğini size tek tek gösterebilir. “Şurası göz olacak, buraya burun gelecek, şurada kulaklar belirecek.” Üstelik bütün bu bölgeler, merkezî sinir sistemine özel hatlarla bağlanacak, ayrıca dolaşım sisteminden kas sistemine, iskeletten deriye kadar herşey, herşeyle irtibatlandırılacaktır. Şekilsiz hücre yığını içinde ilk saatlerden itibaren cereyan eden büyük küçük hangi hadise varsa, hepsinde bu hesapların izi vardır. Ama, üçüncü haftada, embriyonun boyu 2 milimetreye ancak erişmiştir; şekli ise, insandan ziyade sülüğü andırmaktadır.

İnsan adayı anne karnındaki dördüncü haftasına eriştiğinde, vücudun ortasındaki iki tane boru birleşip kalb şeklini almaya başlamış ve ilk organ olarak faaliyete geçmiştir. Yarım santim boyundaki bu yaratık, her ne kadar insana benzemese de, bir yüzünün olacağı şimdiden belli olmuştur; göz ve kulakların yoğrulmaya başladığı görülmektedir.

Bir hafta sonra ise, gözlerde lens çukurları biraz daha belirginleşmeye başlar. Altıncı haftaya gelindiğinde, ağız ve burun boşluklarındaki faaliyetler göze çarpmakta, kafa iyice seçilmektedir. İleride göz halini alacak olan belirtiler, şu anda kafanın yan taraflarındadır. İnsan adayının boyu 13 mm.’ye ulaşmıştır. Yine de o, başparmağımızın altında kolaylıkla eziliverecek, küçük, âciz, önemsiz bir yaratıktan başka bir şey değildir henüz!


Yedi haftalık ceninde, henüz var olmayan gözlerin kapakları inşa edilmeye başlamıştır. Göz her ne kadar mevcut değilse de, birgün var olacak, üstelik hem kendisi insan yüzünde bir güzellik sergileyecek, hem de dünyanın güzelliklerine o yüzden bir kapı açacaktır. Yüzün belki de en can alıcı unsurunu teşkil eden bu organın korunması da yaratılması kadar önem taşır. Çünkü bu son derecede nazik organ, bakımsız ve savunmasız bırakıldığı takdirde iş göremez hale gelir. İşte o korunmanın birçok unsurundan birini teşkil eden gözkapakları, birkaç milimlik bir ceninde şimdiden kendisini belli etmektedir. Fakat, âşinâ olduğumuz son haline varıncaya kadar, bu kapaklar daha şekilden şekle girecektir. Bir hafta kadar sonra iki gözkapağı birleşir ve birbirine kaynamaya başlar. Bu arada, öne doğru yatık durumda bulunan kafa, hafifçe yukarıya kalkmıştır. Fakat vücudun bütününe göre oldukça büyük bir kafadır bu. Bir insan yüzüne benzer tarafı da pek yoktur. Şu haliyle dünyaya gözünü açacak bir varlık, olsa olsa, bilim kurgu filmlerindeki çirkin uzaylılardan biri olarak uykularımızı kaçırırdı.


Onuncu haftaya erişildiğinde yüz hatları belirmeye başlar. Bu sıralarda ceninin siması bir insan yüzünü andırmaya başlamıştır. Ama hâlâ bu yaratığın görünüşü, bir annenin sımsıcak duygularla göğsüne bastıracağı bir yavrunun sevimliliğinden o kadar uzaktır ki! Bir estetik cerrahî uzmanı, sadece yüzdeki bir iki ayrıntıyı rötuşlayınca ortaya nasıl bir simanın çıkacağından emin olamazken, birkaç haftalık bir ceninin korkunç görüntüsünü bir bebek yüzünde dünyanın en sevimli manzarasına çeviren bir operasyonun kusursuzluğuna şahit mi aranır? Besbelli ki, her hücrenin vücuda gelişi ve sima üzerindeki yerini alışı, çok ayrıntılı bir planın parçasıdır. Ve şu anda, şu vücutta yer değiştirmekte olan herbir zerre, aylar sonra neticesini verecek olağanüstü bir operasyonun içinde bir rol sahibi olarak hareket etmektedir.

Yüzün inşası, sadece onun dış görünüşüne bir şekil vermekten ibaret bir operasyonu teşkil etmez. Gözlerimizin önüne bir insan yüzünün sayısız şiire konu olmuş güzelliğini seren derinin altında, birbiriyle ve bedenin geri kalan kısmıyla bağlantılı olarak faaliyet gösteren sistemler vardır. Kaslar da bunlardan biridir ve on dördüncü hafta civarında şekillenmeye başlar. Ondan yaklaşık bir ay kadar sonra da bu faaliyetler sonucunu yavaş yavaş vermeye başlayacak ve ceninin ağzını oynatmakta olduğu görülecektir.

On beşinci haftada, 130 mm.’ye ulaşmış olan ceninin kafası artık iyice dik duruma gelmiştir. Gözler her ne kadar kafanın ön tarafına doğru kaymış ve asıl yerlerine yaklaşmış olsalar da hâlâ bir insan yüzüne göre aşağıda yer almaktadırlar. Yüzü ve vücudu kaplayan deri saydam haldedir ve altında olup bitenleri karaltı halinde göstermektedir. Yirmi ikinci haftaya eriştiğinde deri saydamlığını kaybeder. Bu arada, ceninin sadece bir yüze kavuşacağı anlaşılmakla kalmamış, farklı bir yüze sahip olacağı da belli olmuştur. Farklı çizgiler, farklı bir şekil ve farklı bir kişilik, yüzün genel heyetinde belirtilerini vermektedir. Bununla birlikte, hiç kimse, ceninin şu anki haline bakarak onun hayata nasıl bir sima ile gözünü açacağını tahmin edemez. Görünmeyen kalem farklı hatlar çizmeye başlamıştır; resmin son hâli ise, kalem sahibinin henüz kimseye açmadığı bir sırdan ibarettir.

Aradan birkaç hafta daha geçer. Yüzün en önemli unsuru, yapısını büyük ölçüde tamamlamış olur. Bunlar gözlerden başkası değildir. Retinasıyla, diyaframıyla, çeşit çeşit hücreleriyle, akılları hayretten hayrete düşüren bağlantılarıyla, kendi başına bir olağanüstü yapıyı teşkil eden ve tek başına bütün evrimci dünyaya meydan okuyan bu organ, şimdilik gözkapaklarının altında, önüne âlemlerin açılacağı ânı beklemektedir. Otuzuncu haftaya erişmiş bir ceninin yüzünde, görünmez kalemin kaşları da resmetmiş olduğu gözlenir. Bu arada gözkapakları birbirinden ayrılmış ve açılmıştır. Kasların içinde olup biten herşey, henüz bu faaliyet alanından görünmeyen aydınlık bir dünyaya yapılacak bir yolculuğun işaretlerini vermektedir.

İki tane yarım hücreyle başlayan macera, aylar sonra yeni bir insan şeklinde noktalanır. Bütün bu olup bitenleri hızlandırılmış bir film haline getirdiğinizde, bir bakıma, insanın âcizliğini dile getiren bir hikâye elde etmiş olursunuz. İnsana benzeyinceye kadar şekilden şekle giren bu yaratığın bütün bedeni bir yana, sadece yüzünde olup bitenler, bu hikâyeyi bütün belâgatiyle görenlere anlatır. Orasında burasında yumrular beliren, çukurlar açılan, çizgiler çizilen, eğilen, bükülen, şişen, büyüyen, bir nokta halinde başlayıp adım adım büyüyen ve büyüdükçe halden hale dönen bu yüz, kendisini çekip çevirene bütünüyle teslim olmuş durumdadır. Kimse onun ne hal aldığını veya alacağını bilemediği gibi, o da kendi üzerinde olup bitenlerden habersizdir, bu olaylar karşısında âciz ve çaresizdir.

Üstelik, bütün bunlar, herbiri yüz binlerce ışık yılı genişliğindeki yüz milyarlarca galaksiden bir tanesinin yüz milyarlarca yıldızından birisinin peşindeki bir küçük gezegenin üzerinde, onun 4,5 milyar senelik ömrünün dikkate bile alınmayacak bir fraksiyonunda nefes alıp veren milyarlarca insandan bir tanesinin bedeninin karanlıklarında olup bitmektedir. Hikâyenin özeti: çaresizlik içinde, hiçlik içinde, âcizlik içinde yokluk içinde, çaresizlik içinde, hiçlik, önemsizlik, âcizlik, hiçlik, önemsizlik, âcizlik...

Yine de bu macera, içinde âlemler barındıran bir hücrenin semâa kalkıp galaksilerin diliyle kutladığı bir yaratılış hikâyesidir. Yaratılanın bu konuda hiçbir tercih hakkı olmamış, yaratılışının hiçbir aşamasında kimse ona fikrini sormamıştır.

İyiki öyle olmuştur.

Aksi takdirde, bizi biz yapan kâinatın en güzel eserini biz yüzümüzde taşıyamazdık.

Bugün birbirimizin yüzünde yahut aynada bize gülümseyen, işte bu çaresizliğimizin güzelliğidir.

İsbatın İki Yolu

İSTİDLÂL: İspat için delil getirmek. Delillerden hüküm çıkarmak.

BÜRHAN-I LİMMÎ:
Müessirden esere, sebeplerden neticelere yapılan istidlâl.”

BÜRHAN-I İNNÎ : Eserden müessire, neticelerden sebeplere yapılan istidlâl


SİNAN VE SÜLEYMANİYE... İkisi de birbirine delil. Önce, Sinan’ın o yüksek dehasını, mimarlıktaki fevkalâde maharetini, sanat inceliklerine harikulâde vukufiyetini inceliyor ve onu bu yönüyle tanıdıktan sonra, “Elbette böyle bir ruhtan, şöyle bir eser çıkar” diyerek Süleymaniye’yi gösteriyorsunuz. Burada müessirden esere, bir başka ifade ile sebepten neticeye bir istidlâl sözkonusudur.

Yahut, önce Süleymaniye’yi bütün yönleriyle inceliyor, ondaki sanata hayran kalıyor ve sonunda şu hükme varıyorsunuz: “Böyle muhteşem bir eserin mimarı elbette büyük bir dahi, eşsiz bir sanatkârdır.”

Bu defa eserden müessire, neticeden sebebe bir istidlâl sözkonusu olmuştur.
Merhametli bir zâtın rikkatinden, şefkatinden, cömertliğinden söz ediyorsunuz ve böyle bir zât elbette fakirlere ve düşkünlere yardım elini uzatacaktır diyorsunuz. Burada da, müessirden esere intikal etmiş oluyorsunuz.

Öte yandan, bir grup fakirin her gün beslendiklerine, barınma, giyecek ve yakacak gibi her türlü ihtiyaçlarının aksatılmadan yerine getirildiğine şahit oluyorsunuz. Ve “Bunları icra eden mutlaka çok merhametli ve şefkatli bir zâttır” diye hükmediyorsunuz. Böylece, eserden müessire intikal etmiş oluyorsunuz.

“Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle “bürhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlâle de “bürhan-ı innî” denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.” (İşârâtü’l-İ’caz. 86)

Kur’ân-ı Kerîm’de her iki istidlâlin de misâlleri vardır.

Fâtiha Sûresinin hemen başında her iki delile de işaret edilmiştir.

“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” buyurulmakla önce âlemlerin harika terbiyesi nazara verilmiş ve ‘bu terbiyeyi yapan zâtın her türlü hamde ve senaya lâyık olduğu’ hükmü getirilmiştir. Burada eserden müessire istidlâl vardır. Daha sonra Rahman ve Rahîm isimleri zikredilerek, Allah’ın ‘din gününün sahibi olduğu’ nazara verilmiştir. “Mademki Allah, Rahman ve Rahim’dir, elbette din gününü getirecek ve bu rahmet ve inayetini ahirette de devam ettirecektir” mânâsı ders verilmekle, müessirden esere, sebeplerden neticeye bir istidlâl yapılmıştır.

Nur Külliyatından Onuncu Söz’de her iki istidlâlin çok misâlleri yer almıştır. Bu harika risalede, Allah’ın isimlerinden hareketle ahiretin varlığı isbat edilmektedir. Bu, bir bürhan-ı limmîdir. Meselâ, Hakîm isminden hareketle, “Madem ki Allah Hakîm’dir, öyleyse ahiret vardır” şeklinde bir hükme varılmıştır. Ancak iş bu kadarla bırakılmamış, Allah’ın Hakîm olduğunun delilleri zikredilerek ‘herşeyi hikmetle yapan, her icraatında nice faydalar, maslahatlar bulunan Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz hikmetinin, ahireti getirmemek gibi bir hikmetsizliğe müsaade etmeyeceği’ değişik açılardan izah edilmiştir. Böylece, önce âlemdeki hikmet cilvelerinden hareketle Allah’ın Hakîm olduğu ispat edilmiş (bürhan-ı innî); sonra Hakîm ismi ahiretin varlığına delil getirilmiştir (bürhan-i limmî).

Öte yandan, Dokuzuncu Söz’de “Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir” (Sözler, 42) buyrulmakla, bürhan-ı innî çok veciz bir şekilde aklın nazarına sunulmuştur. Geceden sonra sabahın, kıştan sonra baharın gelmesinden istidlâl edilerek dünyadan sonra ahiretin geleceği ispat edilmiştir. Burada da eserden müessire istidlâl vardır. Yani bu eserleri yapan zât, ahireti de getirebilir.

Bu kısa açıklamadan sonra Nur Müellifinin şu mükemmel tespitine bakılım:

“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.” (Mektûbat, 470)

Birinciye bir açıklama olarak yine Nur Külliyatında “Ulûhiyet risâletsiz olamaz” hükmü getirilir. Yani, madem Allah vardır, öyleyse peygamber gönderecek ve insanlara kendini tanıtacak, onlara hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, kısacası, razı olduğu ve olmadığı şeyleri bildirecektir. Burada, ulûhiyet, risâlete delil getirilmiştir.

Öte yandan, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) güzel ahlâk üzere olması, kendisine ‘el-Emîn’ denilmesi, elinde hiçbir beşerin güç yetiremeyeceği bin mucizenin zuhur etmesi de O’nun (a.s.m.) Allah Elçisi olduğuna delildir. Burada eserden müessire istidlâl sözkonusudur.

Nur Külliyatında hem bürhan-ı limmî, hem de bürhan-ı innî için de birçok misâl verilmekle birlikte, şu noktaya özellikle dikkat çekilir:

“Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.”

Allah Kelâmında insanın yaratılışına defalarca yer verilmesi, arz ve semanın terbiyelerine ve mükemmelliklerine dikkat çekilmesi, deveden arıya kadar nice hayvanların yaratılışlarına dikkat çekilmesi hep bürhan-ı innî kısmına girer; yani, ‘eserden müessire’ gidilir. Bunlar, selim akılları doyurur, sönmemiş kalplere ve bozulmamış vicdanlara birer hidayet vesilesi olurlar.

Allah Resulünün (a.s.m.) tefekkür üzerinde önemle durması da bu sırdandır.

Üç Temel Özelliğimiz / Kusur, Acz ve Fakr / Prof.Dr.Alaaddin Başar

KUSUR, acz ve fakr, insanın üç temel özelliği. Nefsin mahiyeti bu üçüyle yoğrulmuş.

Kusur, noksanlık mânâsına gelir ve kemâlin zıddıdır. Kusur denilince, genellikle, hata ve günah anlaşılır. Bu mânâ doğru olmakla birlikte, kusur sadece bunlara mahsus değildir. Yani her kusur, her noksanlık günah değildir. Ama her günah bir kusurdur, bir noksanlıktır.

İnsanın kusur yönüne acıkması, yorulması, uyuması, hastalanması, ihtiyarlaması, iradesinin cüz’i olması yani bir anda iki şey irade edememesi, iki şeyi birlikte düşünememesi, aynı anda iki farklı yöne bakamayışı misal verilebilir.

Fakirlik, muhtaç olma mânâsına gelir ve konuşmalarımızda fakr denilince genellikle servetten mahrum olmayı anlarız ve maddî imkânlardan mahrum olanlara fakir deriz. Halbuki zengin olsun fakir olsun bütün insanların, sonsuz denecek kadar çok, ortak ihtiyaçları vardır. Bu yönüyle her iki grup insan da son derece fakirdir. Her iki grup da göze, kulağa, ele, ayağa, havaya, suya, güneşe, geceye, gündüze, atmosfere, bahara kısacası bedenlerindeki her organa ve çevrelerini kuşatan bütün eşyaya aynı derecede muhtaçtırlar.
Acz’e gelince, bu kavramı “insanın, muhtaç olduğu dahilî ve haricî nimetlerden hiçbirini yapacak güce sahip olmaması” şeklinde anlıyoruz. İnsan göz yapmaktan da son derece acizdir, güneş yapmaktan da. Aynı şekilde akciğer yapmaktan da son derece acizdir, hava yapmaktan da. Dünyayı döndürerek geceyi götürüp gündüzü getirmek, yahut alınan nefes ile ciğerleri temizlemek noktasında bir bebekle en güçlü bir insanın hiç mi hiç farkı yoktur. Örnekler çoğaltılabilir.

İnsandaki sonsuz kusur ve noksanlığa bedel, Allah’ın kemalat-i Sübhaniyesi sonsuzdur.

İnsandaki sonsuz fakra bedel, Allah’ın gına-yı rahmeti sonsuzdur. Yani, insan sonsuz fakir ve muhtaç, Allah sonsuz Gani (zengin) ve Rahîm’dir.

Ve insandaki sonsuz acizliğe bedel Allah sonsuz bir kudret ve kibriya sahibidir.

Nur Külliyatından Dokuzuncu Sözde’de aynı mânâ bir başka şekilde işlenmiş ve namaz tesbihatıyla bu hakikatler arasında harika bir ilgi kurulmuştur.

O dersten öğrendiğimize göre, insan kendi kusurunu, noksanlığını bilerek Rabbini tesbih eder ve Sübhanallah der. Fakrına bakarak Rabbinin sonsuz nimetlerini hatırlar ve Elhamdülillah der. Aczini görerek Allah’ın kudret ve azametini düşünür ve Allah-u Ekber der.

•••

Bilindiği gibi Cenâb-ı Hakkın isimleri üç sınıfa ayrılıyor. Kemâlî isimler, cemâlî isimler ve celâlî isimler. Kemâlî isimler insanı tesbihe, cemâlî isimler hamde, celâlî isimler ise tekbire götürürler.

Esma-i Hüsnâ için yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde bir sınıflandırma yapılmakla birlikte, bu üç hakikat, yani kemâl, cemâl ve celâl hakikatleri her bir isim için de söz konusu olabilir. Şu var ki, bir eserde yahut bir hadisede bu mânâlardan birisi hâkim olur, diğerinde beriki, bir diğerinde ötekisi.

Mesnevî-i Nuriye’de, “cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir, celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celildir” buyrulur.

Bir çiçekte cemâl hakimdir, ama binlerce, on binlerce çiçeğin bir araya geldiği bir bahçeye girdiğimizde, ruhumuzda o güzelliğe hayran olma yanında bir de hayret hissi belirir. Hayrette celâl hâkimdir. Böylece cemâl içinde bir celâl tecellisiyle karşı karşıya gelmiş oluruz. Öte yandan bir denize baktığımızda ruhumuzda celâl tecellisi hükmeder ve içimizde hayret duygusu hakim olur. Öte yandan o manzara hoşumuza da gider; ondaki güzelliğe hayran kalırız. Böylece celâl içinde bir cemâl tecellisine şahit oluruz. Öte yandan, çiçek yaratmak da, deniz yaratmak da ancak Allah’a mahsus bir kemâldir.

Demek oluyor ki celâl, cemâl ve kemâl kavramlarını net sınırlarla birbirinden ayrı düşünmek doğru değil.

Bu açıklamadan sonra yeniden konumuza dönelim. Allah’ın isimleri kemâlî isimler, cemâlî isimler ve celâlî isimler olmak üzere üç grubu ayrılıyor.

Ehad, Samed, Kadîm, Bâki, Hakîm, Alîm isimleri kemalî isimler olarak düşünülebilir. Rahman, Rezzak, Kerîm, Ğaffar, Şâfi isimleri cemâli isimlere, Kadîr, Azîz, Cebbar, Kahhar, Celîl isimleri de celâlî isimlere örnek olarak verilebilir.

Ve insan bu üç grup esmaya muhatap olarak, tesbih, hamd ve tekbir vazifesini yerine getiriyor.

Ne büyük bir vazife ve ne ulvî bir şeref.

EŞYANIN HAKİKATI / Prof. Dr Alaaddin Başar

SURET “Biçim, Şekil.”

MAHİYET “Bir şeyin ne olduğu.”
HÜVİYET “Bir mahiyeti başkalarından farklı kılan özellik.”

HAKİKAT “Mahiyetin hariç âlemde sübutu, kendini göstermesi.”


HAK, HAKİKAT, SURET, HÜVİYET ve mahiyet… Günlük konuşmalarımızda bu kelimelerin bazen birbiriyle karıştırıldığını, hatta birbiri yerine kullanıldığını görüyoruz.

Bilindiği gibi “hak,” “inkarı mümkün olmayan gerçek” anlamına geliyor.

Eşyanın bir varlığı olduğu haktır; Mecusiler dışında, bu hakkı inkar eden çıkmamış.

Güneşin çekim kuvveti, yerin çekim kuvveti, radyoaktif dalgalar da haktır. Cahillerden başka bunları inkâr edene rastlamıyoruz.

Melekler, cinler, kabir âlemi, cennet, cehennem de hak. Kafirlerden başkası da bunları inkar etmiyor.


Bütün bu varlıkların birer sureti, hüviyeti, mahiyeti ve hakikati vardır.

Önce bu terimlerin kısa birer tariflerini yapalım:

Suret: Dıştan görünen şekil, biçim, bir şeyi diğerlerinden ayıran özellikler.. gibi mânâlara geliyor. Suret ikiye ayrılır; maddî ve manevî. Demek ki, suret denilince sadece maddî cisimlerin şekillerini anlamak eksik oluyor. Mesela maddî bir yapıları olmayan meleklerin de suretleri vardır. Onlar da birbirinden ayrılır, fark edilirler.

Diğer üç kelime ise, Seyyid Şerif Cürcani’nin Tarifat adlı kitabında şöyle özetlenir?

“O nedir? Sorusunun cevabı olan özellik, makul olması bakımından mahiyet, hariçte sübutu bakımından hakikat, başkalarından farklılığı bakımından ise hüviyet diye adlandırılır.”

Lügat-ı Nacide, mahiyetin hakikattan daha genel bir ifade olduğu, nitekim hakikatin, sadece “mevcut” şeyler için kullanılmasına karşılık, mahiyetin olmayan (madum) şeyler için de kullanılabileceği yazılır. Mesela: Şirkin hakikati yoktur. Ama, “şirk nedir?” sorusunun, “Allah’a ortak koşmak,” şeklinde bir cevabı vardır. İşte şirkin mahiyeti bu cevapta kendini gösterir.

•••

“İnsan nedir?” sorusuna “hayvan-ı natıktır,” yani idrak sahibi bir canlıdır şeklinde cevap vermekle insanın mahiyetini anlatmış oluruz. Bu bir mana olarak akıllarda yer eder. Bildiğimiz, gördüğümüz insan ise, bu mahiyetin hakikatidir. Bir insanı diğer insanlardan ayıran özellikler de onun hüviyetini teşkil ederler.

Bir noktaya da temas etmek gerekiyor: “O nedir?” sorusu, insan için sorulabileceği gibi onun her bir organı için de sorulabilir. Eli göstererek, “Bu nedir?” dediğimizde alacağımız cevap onun mahiyetiyle ilgilidir. O mahiyetin hariçte tahakkuk etmesi cihetiyle de elin bir hakikati vardır. Yine o eli başkalarından ayıran bir hüviyeti ve sureti olduğu da muhakkaktır. Böyle düşünüldüğünde bir tek varlığın bile nice suret, mahiyet, hüviyet ve hakikatlerle adeta kaynaştığı anlaşılır.

•••

“Hakikat,” edebiyatta, “mecaz olmayan” manasına gelir. Yani, bir kelimeyle mecazi olarak, bir başka mana kastedilmiyor ve o kelime kendi öz manasında kullanılıyorsa buna “hakikat” denilir. Hakikat kelimesi eşyanın yahut hadiselerin iç yüzü manasında da kullanılır. Bu mana üzerinde biraz durmak isterim.

Hastalık bir hâdisedir. Onun suretini hastanın perişan halinde görür gibi oluruz. Mahiyeti ise sıhhatin bozulmasıyla ortaya çıkan arızalı hayattır. Hakikati yani iç yüzü, insanlar için bir imtihan aracı olması, sabredenlerin derecelerini artırması ve günahlara kefaret olmasıdır.

•••

Nurlardan bir hakikat dersi:

“Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kainatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder… Hatta muhakkikîn-ı evliyanın bir kısmı demişler: “Hakikî hakaik-ı eşya esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.” Sözler

Âlemin varlığı bir hakikat; Mucid ismine dayanıyor. Bu âlemde her şeye bir suret, bir şekil verilmiş olması da ayrı bir hakikat; bu da Musavvir ismine dayanır. Her suretin ayrıca benzetildiği, en güzel bir biçime sokulduğu da bir başka hakikat; bu da Müzeyyin ismine dayanır. Bu ziynette rengin de ayrı bir yeri vardır; Mülevvin ismine dayanır. Ölümün hakikati Mümit ismine, hayatınki Muhyi ismine dayanır... Misaller çoğaltılabilir.

İnsanoğlunun eserlerinde de bunun bir misalini görmüyor muyuz? Kütüphaneden bir kitap çekerek bu nedir diye sorsanız “kitap” diye cevap alırsınız. Demek ki, kitap o şeyin mahiyetidir. Kitabın sureti, şekli, cildinin boyası vesaire ise suret kelimesinde dahildir. O kitap mânâsı, elimizdeki kitapta tahakkuk etmesi cihetiyle de hakikat olur. Bu hakikat onu yazanın bir ismine dayanır. Eğer o eser bir tıp kitabı ise onda “tabip” ismi tecelli etmiştir. Daha doğrusu o kitabın hakikati, gerçekte, tıp ilmi ve tabip ismidir.

İşte “hakiki hakaik-i eşya esma-i İlahiyedir” hakikatine bu misalle bir derece bakılabilir.

“Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir” ifadesine gelince: Zat olmasaydı gölgeden söz edilemezdi. Tıp ilmi ve tabip ismi de olmasaydı bu kitap varlık sahasında boy gösteremezdi. Demek ki, onun varlığı gölge makamında; aslı ise tıp ilmi ve tabip ismi.

İlim sıfatı, tecelli olmaksızın bilinmez ve görünmez. Ancak böyle bir eser o isme ayna olur ve onu gösterir. Ama yine de elimizdeki bir eserin yaprakları ile yazarının ilmi arasında bir ilgi kurmak, o sayfalarda ilmin mahiyetini aramak boş bir çabadır. İlim sıfatı, mahiyetiyle yine bizce bilinmemektedir. Biz o kitapta o ilmin zatını değil, bir tecellisini seyretmiş ve mahiyetini değil varlığını bilmiş oluyoruz. Nitekim, gölgede, gölge sahibinin varlığını görürüz, ama onun sıfatlarını, meselâ ilmini, irfanını, güzel ahlakını seyredemeyiz.

Gölgenin varlığı, aslın varlığı yanında çok sönük kalır; derece itibariyle onun çok aşağılarında bulunur. Bir de o gölgenin gölgesini düşünelim! Bu ikinci gölgenin varlığı ile birinci gölge arasındaki farklılık, asıl birinci gölge arasındaki fark kadardır. Yani bu ikinci gölge ilk gölgeye göre çok daha aşağı bir varlık mertebesine sahiptir.

Bir cismin aynadaki tecellisi onun bir bakıma gölgesidir. Yani onun varlığı ile gölge varlık arasında büyük farklılıklar vardır. Bir taşın aynadaki görüntüsünde sertlik bulamazsınız. O gölge, taşı gösterir, taştan haber verir, ama taşın varlık mertebesinin yanında onun derecesi ancak bir gölge kadardır. Bu gölgenin karşısına bir ayna daha tutalım ve o gölge o ikinci aynada tecelli etsin. İşte bu ikinci gölge varlığa “gölgenin gölgesi” denilir.

Tasavvufta, mahlukat âlemi yaratılmadan, onların İlâhî ilimdeki taayyünlerine ayan-ı sabite adı verilir ve bu ilmî vücutlara, İlâhi isimlerin gölgeleri denilir. O ilmî varlık, şehadet âlemine getirildiğinde gölgenin gölgesi kadar bir varlık mertebesine sahip kılınır. Zira, eşya ayan-ı sabitenin gölgeleri, ayan-ı sabite de esma-i İlâhiyenin gölgeleridir.

Aynı manayı Nur Külliyatında da yakalamak mümkün?

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ında, “Eşya zeval ve ademe gitmiyor, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor; âlem-i şehadetten, âlem-i gayba gidiyor,” buyurur.

Aynı eserde şöyle bir cümle de geçer:

“Şu mahlukat, izn-i İlahî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor… âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahiri giyidiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor.”

Bu cümlede, ilim dairesi “âlem-i gayb,” kudret dairesi ise “âlem-i şehadet” olarak alınmıştır.